Evdeki 42. günüm

  Daha ilerisinde ne olur, nasıl olur bilemem ama şu an dört duvar arasında olmanın çeşitli duyguları içerisindeyim.  Bugün tam kırk iki gün olmuş ve her güne farklı duygularla uyanmayı öğrendim. Bazı günler ise hiç uyanmak istemedim. Sanki böyle içinde olduğum durumdan mutsuz ve şikayetçiyim ama bu durumu değiştirmek için de hiç çaba göstermiyormuşum gibi hissediyorum. Bazen de çok mutlu bir şekilde başlıyorum güne, çıkıyorum balkona ve tertemiz havadan derin bir nefes çekiyorum içime. Olmam gereken yerdeyim diyorum. Kuşların cıvıltısı doluyor kulaklarıma, yaşadığımı hissediyorum tekrar. Unutuyorum sevdiğim onca insanı göremediğimi, deniz kenarına gidemediğimi, hayallerimi gerçekleştirmeye çalışırken her şeyin yarım kaldığını, unutuyorum. Sonra bir anda aklıma geliyor tekrar; ailemle uzun süre aynı evin içinde kaldığımızdan birbirimize sardığımızı ve birbirimizi kırdığımızı. Elbette bunların geçici olduğu biliyorum, bugüne kadar geçip giden her şey gibi. Sadece bu süreci kabullenmekte zorlanıyorum.

  Mutfakta kendime bir köşe hazırlıyorum, kitap okuyup film izleyebileceğim sadece bana ait bir köşe. Sonra bir bakıyorum evdeki herkes daha önce hiç olmadığı kadar mutfakta vakit geçirmeye başlıyor, sırf ben orada tek başıma olmak istediğim için diye düşünüyorum. Ya da bana öyle geliyor. Belki de sadece her gün gittikleri kadar gidiyorlar mutfağa. Belki de sadece mutfakta ilk defa uzun süre vakit geçiren kişi ben olduğum için öyle düşünüyorum. Sonrasında da balkonda bir köşe hazırlıyorum kendime, çok daha rahat olabilmek için. Ama yine aynı şekilde herkesin en çok vakit geçirdiği yerin bu sefer balkon olduğunu öğreniyorum.

  Aynı evin içinde ailesinden şiddet gören çocuklar, eşlerinden şiddet gören kadınlar ya da evde olmalarına alışamadıkları için eşlerinden sürekli ne yapmamalarını işiten erkekler olduğunu da düşünüyorum. Ben kendime kitap okumak için yer ararken, onların da huzur bulabilecekleri bir yer aradıklarını düşünüp kızıyorum kendime. Normalde de insan yüzüne hasret kalmış yaşlı insanların bu sıralar bir başlarına kaldıklarını düşündükçe bir huzursuzluk çöküyor içime. Sonra bir de coronadan hayatını kaybetmiş insanlar geliyor aklıma. Her gün sayıları takip ediyorum duygusuzca. O sayıların gerçekten de ölen insanlar olduğunu unutarak. Kendi tanıdığı bir insan olmadığı sürece, sanmıyorum ki insanlar her bir ölümü duyduklarında üzülsünler. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü geçenlerde şahit olduğum bir olay oldu:

  Mahallede bir anda ambulansın siren sesi duyuldu. Bizim mahalleli siren sesini duyunca hemen balkona, pencereye ya da dışarıya koşar. “Ambulans bizim tanıdığımız birilerinin evine mi geldi?” diye sorarlar önce bir kendilerine. Baktık ki ambulans bizim mahallede durmadı devam etti yoluna, önce herkes şöyle bir baktı birbirine, sonra selam verip geçtiler evlerine. O an sordum kendi kendime “bizi dışarıya çıkmaya iten siren sesi miydi yoksa içimizdeki dayanılmaz merak duygusu mu?” diye. Yani bakıldığında o ambulans her halükarda bir yerlere gidiyor ve bir can söz konusu. Ama gel gör ki “ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKAR.” diyenler gerçekten çok haklıymış.

Evdeki 11. günüm

  Bugün dedemle telefonda konuştum. Ona dikkatli olmasını dışarıya çıkmamasını söyledim ve bunun onun için kolay olmayacağını hatırladım. Çünkü dedem her sabah saat altıda uyanır ve bir saatlik bir yürüyüşe çıkar. Öyle kolay kolay yorulduğunu da hatırlamıyorum. Ve sonra yaşlı insanlara yeni bir gözle bakmaya başladım. Hani biz onlara diyoruz ya “sizin sağlığınız için evinizde oturun” diye. Onlar bizim gibi internetle haşır neşir değiller ki. Onlar bizim gibi telefonu ellerinden düşürmeyen insanlar değiller ki. Onlar tarlada, bahçede, doğada büyümüş insanlar. Hala bu hayattayken ağaçları görmek, hayvanları sevmek, dışarıda olmak istiyorlar. Alıştıkları hayatı istiyorlar sadece. Doğaya alışan bir insanın eve kapatılması, aslında o insanın hastalık ve ölüm fermanının imzalanması demek olduğunu düşünüyorum artık. Ama bu aralar buna mecbur olduklarını da biliyorum tabi.

  Niyeti sadece dalga geçmek olan gençlerden de çok sıkıldım. İnsanları oyuncak ettiler, ellerinde telefonla dolaşıp nerede bir yaşlı insan görseler video çekmeye başlıyorlar. Bu sadece haddini bilmemektir bence. Hayır, asıl senin ne işin var dışarıda. Sen de otur evinde! Bizim insan olarak en büyük problemimiz empati kuramamak. Kendimizi başka bir insanın yerine koyarak, “ben olsaydım nasıl düşünürdüm, ne derdim, ne yapardım?” diyemiyoruz bir türlü. At gözlüklerini takmış ilerliyoruz sadece.

Evdeki 8. günüm

Ben evde kaldığım süre boyunca çok önemli bir şeyi fark ettim. Kendimi… Uzun zamandır kendimde değilmişim meğer. Hep dışarıya, sorunlara takılıp kalmışım. Franz Kafka’nın da dediği gibi “Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır.” ve bugün evde sekizinci günüm. Ben artık sorunlara değil çözümlere odaklanıyorum.

Kendimi dinlemeye başladım son zamanlarda. Bugüne kadar yaşadığım olayları düşünmekten hep kaçınmışım meğer. Eskiden yaşadığım her olayda kendimde bir suçluluk payı buluyordum, artık sadece öyle olması gerekiyormuş diyorum. Ya da insanlar böyleymiş diyebiliyorum. En önemlisi bunca yaşanan olaylardan kendime çıkardığım ders; hayatı anlık, plansız yaşamak.

Biliyorum bana kızacaksınız ama ben bazen bu virüsün iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Hem ruhsal açıdan hem de çevre açısından iyi gelen yönleri olduğuna inanıyorum. Çok uzun zamandır temizlenmeyen otobüsler, metrolar, dolmuşlar, kapı önleri, evler, binalar, yollar vs. temizlenmeye başladı ölüm korkusuyla birlikte.

Ya da insan görmek istemediği halde her gün görmek zorunda olduğu kendisine ruhsal olarak zarar veren insanlardan uzaklaşma fırsatı bulabildi. Belki de tam tersi; evde mutlu olamayan insanlar eve hapsolmak zorunda kaldı bilemiyorum. Ama her halükarda herkes hayata, şu an sahip olduğu bakış açısı dışında başka bir bakış açısıyla da bakmayı öğrendi. En azından ben öğrendim.

Belki de bu ölüm korkusuyla insanlar, katlettikleri hayvan sayısını azaltır, hayvanları yemeği bırakır ve hayvanları sadece sevmeyi öğrenirler diye bir umut taşıyorum içimde.

Evdeki 5. günüm

Gerçek olmasını istemediğim bir durum var ortada. Bir salgın var, adı corona; yok eden, hapseden en önemlisi de öldüren. Bugün evde oluşumun beşinci günü, bugüne kadar hiç korkmamıştım birinin ölümüne sebep olmaktan. Çünkü böyle bir durumda vicdan azabıyla nasıl yaşarım bilemem. Bu virüsün tam olarak ne olduğunun bilinmemesi de beni korkutuyor. İnsanlara zarar gelecek düşüncesi olmasa aklımda, pek de bir korkum olmayacak aslında. Zaten evde kalmanın bana pek bir zorluğu yok. Alıştım ben odamda kitaplarımla birlikte olmaya, okumaya, yazmaya, araştırmaya… Ama deniz kokusunu içime çekememek var ya işte en çok o zor geliyor bana. Ben gencim bana bir şey olmaz deyip çıkmıyorum dışarıya ama yaşına başına, sağlığına bakmadan dışarıda dolaşanlar var hala çok da sinir oluyorum onlara. Bu kadar ciddiyetsizlik olmaz. Umarım herkes tehlikenin farkına varır en kısa zamanda ve umarım çok az kayıpla atlatırız bu günleri.

Sabredin, kurtulacağız elbet

Bu salgın illetinden

Bunun da üstesinden geleceğiz

Eskisi gibi sokaklara çıkıp

Bağıra çağıra koşacağız sevinçten

Tutacağız çocuklarımızın ellerinden

Parklara, bahçelere oynamaya gideceğiz

Yine seveceğiz kedileri

Köpekler atlayacak üzerimize

Kuşlar etrafımızda ötüşecek

Sevdiklerimize kavuşup,

Hasret gidereceğiz yine

Bir sabah uyanıp erkenden

İneceğiz sahile,

Güneşin doğuşunu seyredeceğiz.