Bir Yılbaşı Nostaljisi

O zamanlar dört ya da beş yaşındayım. Ve o yaşlarıma dair hatırladığım tek bir anı var aklımda. Yılbaşı gecesi bütün aile anneannemin evinde toplanmışız. Dayımlar, teyzemler, kuzenlerim eksiksiz hepimiz oradayız, kocaman bir aileyiz. Herkes çok mutlu ve dayım “hadi herkes gelsin fotoğraf çekeceğim” diyor. Anneannem sandalyeye oturuyor, biz kuzenler de yere çöküyoruz anneannemin hemen önüne. Annemler de sandalyenin etrafında ayakta duruyorlar. Bir anlığına arkama dönüp anneanneme bakıyorum. Kocaman gülümsüyor fotoğraf makinesine. Gözlerinin içindeki ışık, o çocuk halimdeki beni bile etkiliyor. Bütün çocukları yanındayken nasıl da mutlu ve gururlu duruyor. Bende dönüp kocaman gülümsüyorum fotoğraf makinesine aynı onun gibi.

Sonra biz kuzenler olarak yerde bizim için açılan hasırın üstünde oturuyoruz. Bu; bütün gece ayakaltında dolaşmamamız için bize ayrılan sabit bir yer demek oluyordu. Hemen karşımızda da (o zamanlar dayımın yeni satın aldığı renkli, otuz yedi ekran) televizyon var. Bu televizyon da biz çocukları oyalayacak olan bir etken olarak görülüyor. (tabi ki de saat on ikiye yaklaşana kadar hiçbirimiz televizyonla ilgilenmiyoruz, kendimizce kurallarını bizim koyduğumuz oyunlar oynamaya başlıyoruz.) Büyükler ise kocaman bir masa hazırlamaya başlıyorlar, mutfak penceresinin karşısına. Meyve, bisküvi ile yapılan özel günlerin vazgeçilmezi pastamız, tatlılar ve çekirdek konuluyor masaya. O zamanlar ev eski bir ev olduğu için salondan mutfağa açılan bir kapı bulunmuyordu ve eğer mutfağa kapıdan girmek istiyorsak önce dışarıya çıkmamız gerekiyordu ve soğuk kış günlerinde herkes pencereyi kullanmayı tercih ediyordu ve bu durum biz çocuklar için mükemmel bir eğlenceydi.  Pencere hepimizin içinden geçebileceği büyüklükteydi, hiç zorluk çekmiyorduk bu yüzden. Masanın yaklaşık iki metre ilerisinde odun sobası kuruluydu. İçeriyi öyle güzel ısıtıyor ve aydınlatıyordu ki bizim oyunlarımızdan bir tanesi de ışığı kapatıp sobanın camından dışarıya vuran ateşin önüne elimizi koyup, duvara şekiller yansıtmak oluyordu. Tabi ki de ışığı kapatmamıza pek fazla izin vermiyorlardı. Teyzem ise sobanın üzerinde kestane pişirmeye çalışıyordu. En büyük olan kuzenim annesinin soyduğu portakalın kabuklarını sobanın üstüne yerleştiriyor ve bir anda salonun kokusu değişiyor, biz o kokuyla mest oluyoruz. Odanın köşesinde duvarın üzerinde olan rafta, oynamayı çok sevdiğim çevirmeli telefon duruyordu. Telefonla oynadığım için teyzemden yediğim azarın haddi hesabı yoktu o zamanlarda.  Hazırlanan o güzel masadan biz çocuklar da payımızı alıyorduk, hiç yerimizden kalkmamamız için bir tepsi içerisinde tabaklar hazırlanıyordu bizim için. Çünkü o dönemde kendi başına yiyebilen hiçbir çocuğun büyüklerin masasında yeri yoktu. Çocuklar için her zaman kurulan bir yer sofrası oluyordu muhakkak. Tabakta kalan son dilim bisküvi pastası için kavga ettiğimizi hatırlıyorum kuzenlerimle. Annelerimiz kavgalarımıza dayanamayıp kendi tabaklarındaki pastaları da bize vermişlerdi. O bir dilim pasta biz çocuklar için mutluluğun en büyüğüydü.

Televizyondan yükselen sesle birlikte hep bir ağızdan ondan geriye doğru saymaya başladık. Televizyona dair hatırladığım tek şey geri sayım başladığında ekran birden rengarenk çizgi ile kaplanmıştı ve saatin saniyesi o renklerin üzerinden dönüyordu. Renkler ilgimi çekmiş olacak ki televizyonun içine girecek kadar yaklaşıp önünde oturmuştum. Sonra herkes birbirine sarılmaya başladı. Ben de kendime gelir gelmez koştum anneanneme sarıldım hemen. Sanki herkes yine bir arada olduklarına şükredercesine sarılıyordu. Kuzenlerimden bazıları daha fazla uykusuzluğa dayamadı ve somyanın üzerinde uyuyakaldılar. Annem o anda herkesin o gece evde kalacağını anladı ve somyada uyuyan kuzenlerim için eskilerin, pamuk yorganlarından en ağırını örttü onların üzerine. Sonra ben de musmutlu bir şekilde onların yanına geçip uyudum.

BİR KADININ KADINA BAKIŞI

Geçenlerde pazara gittim. Pazara gittikçe yanına uğradığım bir teyze var. Çocuklarını okutabilmek için pazarda kıyafet satıyor. Yanına gidip selam verdim. Teyzeden aldıkları eşofman için iki TL indirim yapmak uğruna pazarlık yapan, komşusu olduğunu sonradan öğrendiğim üç kadın vardı. Aralarından yaşça en büyükleri karşıma geçip durdu. Beni süzdüğünün farkındaydım ve saygısızlık yapmamak adına hiçbir şey söylemedim. Sonra da bana “Sen satılık mısın?” diye sordu. O anki şaşkınlığımı gizleyemedim. Böyle bir sorunun bir insana sorulduğuna daha önce hiç şahit olmamıştım. Bir kadına satılık muamelesi yapmak ne kadar da aşağılık bir durumdu. “Pardon” dedim. Belki de söylediği cümleyi geri almak ister de utanır diye düşündüm. Aslında anlamıştım ne demek istediğini ama anlamamazlıktan geldim. Belli ki o ısrar etmekte kararlıydı. “Yani satılık derken nişanlanmak ister misin? Benim yeğenim var seni ona alalım” dedi. Daha önce hiç bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Sinirden yüzüme çıkan ateşi hissedebiliyordum. Tüm hücrelerime nefret duygusu yayılmıştı. Öfkemi o anda kusmak istedim karşımdaki kendini bilmez cahil kadına.

 “Sen ne alıyorsun, inek mi ya da ne biliyim domates falan mı? Satılık ve almak kelimelerinin anlamını biliyor musunuz? Satılık ne kadar da terbiyesizce bir kelime, bu sizin ki nasıl kabaca bir üslup farkında mısınız acaba” diyecektim, sustum.

 Bu duruma gelmiş bir kadın, özellikle de kendisinin de kadın olduğunu unutmuş bir kadına, bu şekilde laf anlatmak saçma olurdu. Belli ki biz onunla aynı yerde yaşamıyorduk. Aynı düşünceleri, aynı cinsiyeti, aynı bilinç seviyesini paylaşmıyorduk. O kendini erkeklerin kölesi sanıyordu. Alınıp satılabilecek bir mal olarak bakıyordu kendisine. Benim de bu konuyu daha fazla uzatmadan kapatmam gerekiyordu.

 “Benim yaşım daha çok küçük ben yirmi yaşındayım ve okuyorum, kısacası evlilik düşünmüyorum” dedim.

Hemen orada yanında duran ufak tefek görünümlü diğer kadın öne atladı ve “benim yeğenim on yedi yaşında ve iki çocuğu var, hem ne var bunda sen de evlenebilirsin” dedi. Hatırladığım kadarıyla bundan iki yıl önce bir kadın; okuyorum dediğinde herkes susar ve kimse kimsenin üstüne gitmezdi. Memleketimde iki yılda çok şey değişmiş anlaşılan. İlerlemek yerine gerilemeyi tercih etmişler. Bana söyleyecek tek bir söz dahi bırakmamışlardı. Çünkü onların düşünce yapılarını, tabularını yıkmak tüm dünyada barışı sağlamaktan daha zordu. (Bu örneği veriyorum çünkü onca insanın barış içinde birbirini kırmadan yaşaması ütopyada mümkün olabilir sadece.)

 “Yeğenin on yedi yaşında evlendi de başı göğe mi erdi? Ya da iki çocuk yaptı da o çocuklara bilinçli bir gelecek sağlayabilecek mi? Evliliği boyunca kocasına ve çocuklarına hizmet etmekten başka bir amacı olacak mı ya da kendisi için vakit ayırabilecek mi? Hafta sonları çocuğunu alıp alışveriş merkezine koşmak yerine evde kalıp çocuklarıyla oyun oynayabilecek mi? Kollarına altın dizmekten, evdeki eşyalarını sürekli yenilemek istemekten, bir araba aldırmaktan başka bir gayesi olacak mı?” diye sormak geldi içimden.

 Ama tuttum kendimi, çünkü ne kadar konuşursam konuşayım, karşımdakinin algısı kadar konuşmuş olacaktım. Daha fazla duramadım orada. Arkamı dönüp uzaklaştım. Böyle insanlarla karşılaşınca nefes dahi alamıyordum. Her şey üstüme üstüme geliyordu. Bir insanın bilgisiz oluşuna her zaman saygı duyarım, öğrenmeye fırsat bulamamıştır derim. Ama bile isteye hiçbir şey öğrenmek istemeyen, başka insanın hayatına karışabilme hakkını kendisinde gören kişileri de normal karşılayamıyorum. 21. yüzyıldayız, yıl olmuş 2019 ve böyle insanların hala var olduklarına şaşırıyorum.

Son olarak Virginia Woolf’un sözlerine yer vermek istiyorum.

 “Yaratıcılık alanında kadın en önemli yere sahiptir, gerçekteyse tamamen ehemmiyetsiz. Şiir sanatını baştanbaşa kaplar; tarihte ise bulunmaz. Kurmacada kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmeder; gerçekteyse ebeveynlerinin zorla parmağına yüzük taktığı herhangi bir oğlanın kölesidir. Edebiyatta en ilham dolu sözcüklerin, en derin düşüncelerin bazıları onun dudaklarından dökülür; gerçek hayatta ise anca okur, güç bela heceler ve kocasının malıdır.”

Virginia Woolf; burada kadınların neden yazı sanatında başarılı olamadığını (çünkü kadınlara bu hak tanınmamıştı) ve erkeklerin yazı sanatında ise kadınların çok önemli bir yere sahip oluşunun, gerçek hayattaki kadınla kurmacadaki kadının yerinin ne kadar da farklı olduğunu söylemiş. Bu düşünceler 1928 yılına ait. 2019 yılında ‘satılık’ kelimesini bir kadına karşı kullanan, böyle bir kadınla karşılaşıp da şaşırmam bundandır.

SON BİR KEZ

Hava o kadar sıcaktı ki evin içinde klimasız oturmak dayanılmaz geliyordu artık Öykü’ye. Ama evin dışına çıkıp, serin olan bir yerlere gitmek de pek içinden gelmiyordu. Sabahtan beri içinde adlandıramadığı bir hisle televizyon karşısında oturuyor ve yerinden hiç kalkmıyordu. Son birkaç gündür kendini arkadaşlarından da soyutlamıştı. Üç hafta sonra girdiği üniversite sınavının sonuçları açıklanacaktı. Ailesi bu durgunluğunu sınav stresine bağlıyordu, çünkü kızlarını daha önce hiç bu şekilde görmemişlerdi. Bir anlığına oturduğu koltuktan kalktı, ayakta biraz durduktan sonra ayağa niçin kalktığını unuttuğunu fark etti. Üzerindeki karpuz desenli, kırmızı, şortlu pijama takımına şöyle bir baktı iki gün olmuştu üzerini değiştirmeyeli. Odasına gitmeye karar verdi ve salondan çıkıp hole doğru ilerledi. Tam odasının kapısının önüne geldiğinde ayağa neden kalktığı geldi aklına. Aslında niyeti mutfağa gidip su içmekti, susamıştı. Odaya kadar gelmişken kitaplığından bir kitap alıp okumaya karar verdi, artık televizyon izlemekten sıkılmıştı. Sandıklardan yapılmış mavi renkli kitaplığına doğru ilerledi ve Virginia Woolf’a ait olan “yıllar” adlı kitabını eline aldı. Tam kapıdan çıkarken göğsüne bir ağrı saplandı. Ayaklarında kendisini taşıyacak güç kalmadığını hissetti ve bir anda yere yığıldı. Ne olduğunu anlayamadığı bu durum ilk defa başına geliyordu. “Herhalde bugün pek fazla su içmediğim için sıvı kaybetmiş olabilirim” diye düşündü içinden. Mutfağa gidip önce bir bardak su içti sonra da kahvesini aldığı gibi terasa çıktı hemen. Hem hava almak iyi gelecekti ona hem de terasta kitap okumayı severdi. Köşedeki duvara asılı lambanın altındaki tekli koltuğuna oturdu ve kitabın ilk sayfasını açtı. Kitabın içinde iki hafta önce halasını görmeye gittiğinde çekildikleri fotoğraf duruyordu. Öykü önemsediği fotoğrafları, okuma kitaplarının arasına rastgele bir şekilde koymayı çok severdi. Okumaya başlamadan önce bu fotoğraflar ona mutluluk veriyordu. Öylece bakakaldı elindeki kitaba. Hayatında ilk defa bir kitabı okumakta bu kadar güçlük çekmişti. Yorgun olduğunu düşündü. Gözleri boş boş televizyona bakmaktan yorulmuş olmalıydı. Terasta biraz daha oturduktan sonra odasına geçti. Yatağına uzandı, aklına annesinin hala dışarıda olduğu geldi. Üniversite hayalleri kurarken uykuya daldı.

*

Sabaha doğru erken bir vakitte uyanmıştı. Güneşin ışığı öyle bir vurmuştu ki odasının içine gözlerini açmaktan başka çaresi yokmuş gibi hissetti. Ama yatağın içinden de çıkmak istemiyordu hiç. Öylece bakakaldı pencereye. Sonra bir anda kapının sertçe çarpmasıyla fırladı yataktan. Bu öyle bir sertlikteydi ki kapının kapatılış sesi gibi değil duvara doğru açılışı ve duvarda kapı kolunun iz bırakması gibi bir sertlikti. Birden kalktığı için korkudan kalbi deli gibi atmaya başlamıştı eli, ayağı titriyordu. Hemen kapıya doğru koştu. Annesi kapının önünde duruyordu ve boş gözlerle bakıyordu. Öykü’nün geldiğini görmemiş gibi yüksek sesle Öykü’ye seslendi. Bu sesleniş hayra alamet değildi. Bir şeyler ters gidiyordu. Öykü korkudan hiçbir şey soramadı annesine, çünkü duyacaklarının hoşuna gitmeyeceğini biliyordu. Annesi mutfağa doğru ilerleyip iki sandalye çekti kendi otururken aynı anda da öyküye “otur kızım” dedi. Öykü annesini anlamaya çalışarak bakarken ayakta durmakta ısrar ediyordu ve en sonunda annesi kolundan çekip oturtturdu Öyküyü.

“Kızım önce biraz sakin ol sana bir şey söyleyeceğim şimdi.”

Ayça kızının bakışlarındaki çaresizliği ve korkuyu o kadar net görebiliyordu ki söyleyip söylememek arasında gidip geldi. Söylemek zorundaydı biliyordu. Ağzını açar gibi oldu fakat tek bir kelime bile çıkamadı ağzından. Gözlerinden akan yaşlara da engel olamıyordu. Annesi daha hiçbir şey söylemeden Öykü de başlamıştı ağlamaya.

“Kızım selin halan vefat etmiş. Hemen üzerini değiştir acilen yola çıkmamız lazım” dedi Ayça.

İçindeki boşluğun, ayaklarının onu taşıyamamasının sebebini şimdi anlamıştı Öykü. Rastgele eline aldığı kitabın da bir sebebi varmış. Fotoğrafı gördükten sonra o kitabı okuyamamasının da. Birlikte hayaller kurduğu, kazanacağı okul kaydına birlikte gideceği halası yoktu artık. Hayır, bu bir şakaydı gerçek olamayacak kadar kötü bir şaka. O mükemmel, hayat dolu, neşeli, gencecik halası onu bırakıp gidemezdi! Gitmezdi!

*

İkisi de koşa koşa çıktılar evden. Yanlarına ne aldıklarını bilemeden. Evleri yola çok yakın olduğundan saatte bir gelen otobüsü kaçırmadan biniverdiler. Normalde bir buçuk saat süren yolculukları bu sefer bitmek bilmeyen ıstırap dolu taşlı bir yol gibi geliyordu onlara. İkisi de gözlerindeki yaşa engel olamıyorlardı ama bunun gerçek olduğuna inanmıyorlardı. Öykü içinden “halam bize oyun oynuyor eve yetişince bizi kapıda o karşılayacak” deyip duruyordu. Ne annesi Öykünün gözlerine bakabiliyordu ne de Öykü annesinin gözünün içine. Çünkü biliyorlardı, eğer birbirlerine bakarlarsa bunun gerçek olduğuna inanacaklardı. Ve sonunda yetişmişlerdi dedesinin evine. Otobüsten indikleri gibi dua etmeye başladılar. Gerçek olmamasını o kadar çok istiyorlardı ki… Yolu kesip karşıya geçtiler. Ayaklarıydı onları götüren ama ikisinin de kalbi geri geri gidiyordu. Arnavut kaldırımlı sokağın içine girip yürümeye başladılar. Az kalmıştı eve yetişmelerine. Köşeyi döndükleri gibi halasının onları karşılayacağını biliyordu Öykü. Selin oldum olası şaka yapmayı çok severdi. Önce halasına kızacak sonra koşup kocaman sarılacaktı. Köşeyi döndüler dönmesine de dizili sandalyeleri ve toplanan insanları görünce ikisi de yere yığıldı. Gerçekti. Olamayacak kadar çok gerçekti. Öyküye o zaman dank etti. Bir daha halasını hiç göremeyecekti. Gerçek, sert bir tokat gibi vurmuştu yüzüne. Anne-kızı yerde gören yengesi hemen koşarak geldi yanlarına ve kalkmalarına yardım etti.

“Bizde sizi bekliyorduk vedalaşmak istersiniz diye düşündük Selin ile” dedi yengesi.

“Herkes bahçede halamın etrafında toplanmış” dedi ve olduğu yerde donakaldı Öykü. Adım atamadı sanki biri ayaklarından tutuyordu da halasına gitmesini engelliyor gibiydi. “Öylece yatmak hiç yakışmamıştı ona. Hani beyaz herkese yakışırdı. Bunlar halamın üzerinde eğreti durmuştu.” Ama bir şey fark etti Öykü. Halası gülümsüyordu. Giderken de gülerek gitmişti. İstemsizce bir huzur kapladı içini. Onun mutlu olduğunu bilmek, görmek iyi gelen tek şeydi Öyküye. Annesinin çağırmasıyla kendine geldi. “Gel de halana son bir kez sarıl” dedi Ayça. Annesinin son bir kez deyişi kafasının içinde yankılanmaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak sarıldı halasına. Sonra da halasının gülümsediği gibi Öykü de ‘son bir kez’ gülümsedi ona. “Güle güle güzel insan. Senin her zaman hayatımda olacağını biliyorum. Seni çok seviyorum.” Dedi içinden ve annesinin kucağına gömülerek ağlamaya devam etti.

*

Bir hafta geçmişti aradan. Artık halasının anılarıyla dolu bu evden gitme vakti gelmişti. Bu süre zarfında bütün insanlardan özellikle de komşulardan nefret etmişti Öykü. Çünkü hiç kimse sadece baş sağlığına gelmiyordu. Sabahın köründe dedikodu yapmaya geliyorlardı ve akşama kadar da gitmiyorlardı. Bu durum Öykünün sinirlerini daha çok yıpratmıştı. Son isteği halasının cenazesinde ona saygısızlık yapmak ya da yaptırmaktı. İnsanlara bağırmamak için hep zor tutmuştu kendini.

Eve dönme vakti geldiğine göre gidip amcasının evindeki eşyalarını almalıydı. Arka sokaktaki eve eşyalarını almaya yalnız gitmek istedi Öykü. Normalde çıkmaz sokaktaki eve tek başına gitmeye o kadar korkardı ki, şimdi ise içini hiç olmadığı kadar cesaret kaplamıştı ve yol boyunca içinden “Allah’ım lütfen son bir kez halamı göreyim. Lütfen karşıma çıkar onu. Hiç korkmayacağım ne olur sana yalvarırım bana onu göster” diye dua etmeye başladı. Avludaki kapıyı açtı merdivenlerden yukarıya çıktı. Balkon kapısından girip çıkıyorlardı amcasının evine. Öykü her zaman rahatlıkla açtığı kapıyı açamıyordu bu sefer. Anahtar bile girmemekte ısrar ediyordu. Kapıyla boğuşurken bir anda sol taraftan gelen bir kuş sesi duydu. Döndü, kuşa baktı ve kuşun güzelliği karşısında küçük dilini yutacaktı resmen. Kuşun gagasından itibaren kanatları ve kuyruğu siyahtı, gövdesi ise siyaha bir o kadar zıt ve mükemmel beyazlıktaydı. Daha öncesinde bu kadar güzel bir kuş gördüğünü hatırlamıyordu. Kuşa doğru tam bir adım atmıştı ki kuş uçtu. Kuş tam kaçacak gibi oldu ama kaçmak yerine balkon kapısının koluna kondu. Şaşırmıştı Öykü. Normalde kuşlar birileri yanlarına yaklaşınca uçar giderdi ama bu kuş öykünün ona yaklaşmasını beklemeden onun yanına gelmişti. Bu kuş oydu. Selin Halamdı. Duam kabul olmuştu onu son bir kez görebilmiştim. Gözleri öyle derin bakıyordu ki Öykü ağlamaya başladı. Simsiyah ama bir o kadar anlamlıydı halasının gözleri, o olduğundan öyle emindi ki. “Hiçbir kuş bu kadar yakın durmazdı ve bu kadar güzel bakmazdı gözlerimin içine” diye düşündü Öykü. Öylece durup birbirlerine baktılar bir süre. Sonra sanki bir şeyler anlatıyormuş gibi ötmeye başladı ve merdivenin korkuluğuna kondu. Böğürtlen ağacının üstüne ve öykü orada anladı halasının ne anlatmak istediğini. Üç hafta önce onunla birlikte burada böğürtlen yemişlerdi ve hiç olmadıkları kadar mutlulardı o gün. Halası mutluydu gittiği yerde, anlatmaya çalıştığı buydu biliyordu. Seni seviyorum dedi son bir kez halasına. Sonra ardına bile bakmadan uçtu kuş.

KENDİNİ SEV, MUTLULUĞU İÇİNDE ARA

İlişkiler, insan ilişkileri.  Toplumca tam olarak kavrayamadığımız bir konu. Gerek arkadaşlık ilişkisi olsun gerekse kadın-erkek ilişkisi olsun.  Aramızda bırakmamız gereken mesafenin ne kadar olması gerektiği hakkında tam bir fikir sahibi değiliz. Ya çok kırılacak kadar yakın oluyoruz ya da hiç umursamayacak kadar uzak. Sanırım biz insanlar olarak en büyük problemimiz sevgimizi doğru şekilde aktaramıyor oluşumuz. Genelde sevginin karşılıklı olduğu söylenir. Bana kalırsa sevgi karşılıklı olan bir şey değil ve olmamalı da ama saygı, mutluluk, hüzün hepsi karşılıklı olmalı. Kimse üzgünken karşısında duran bireyin mutlu olmasını istemez ve bu durumda aralarındaki ilişkiyi tekrar sorgulamaya kalkar. Saygılı olan biri kendi gösterdiği saygı çerçevesi içerisinde bir ilişki yürütmek ister. Elbette bunun tam tersi durumlarda bir ilişki yürüyebilir fakat pek fazla geleceği olmaz. İnsan düşünen, gelişen, öğrenen bir varlıktır. Kendini tanımaya başlayan,kendini gerçekleştiren biri ne hayatına ne de özüne daha fazla zarar vermek istemez.

Bir diğer konu da sevdiğimiz insanları kaybetmekten korkuyor oluşumuz, ama hep atladığımız bir şey var ki hayatımızdaki kişinin hala hayatımızdayken bize zararı varsa zaten kaybetmişiz demektir. Zarardan kastım maddi, manevi, fiziksel, ruhsal yani her şekilde zarar görmek. Karşımızdaki kişiyi “bana zarar veriyorsun” diye suçlayıp onu hayatımızdan çıkarmak için bir çaba sarf etmeyişimiz en büyük kaybımız. Aslında bu cümleyi kurduğumuz anda suçlu biz oluyoruz. Çünkü karşımızdaki bireyin bize zarar verdiğini söyleyip o kişinin davranışlarını değiştirmesini beklemek aptallık.  Eğer o kişiyi kendimizden uzaklaştırmaya cesaretimiz varsa belki o zaman kazanabiliriz. Maalesef bunu da yapamıyoruz çünkü bizim kaybetme anlayışımız ölüm olmak zorunda. Sadece bir insan öldüğü zaman onu kaybetmeye hakkımız varmış gibi davranıyoruz ve kendimize olan saygımızı yitiriyoruz hayatımızdan çıkaramadığımız insanlar yüzünden.

Bir de genel olarak inandığımız bir cümle var; bu çok büyülü bir cümle ve hemen hemen hepimizin en az bir defa da olsa söylediği bir cümledir. “ÇOK SEVERSEN KAYBEDERSİN”. Bana göre bu cümlede asıl anlatılmak istenen:

– Çok seviyorum bu yüzden onun bana karşı olan kötü davranışlarını bile göremiyorum.

-Çok seviyorum ama ona çok sevdiğimi ya gösteremiyorum ya da çok yanlış gösteriyorum.

Bu durumu kısa bir örnekle açıklamak isterim. Mesela ilişkilerde kıskançlık söz konusu ise sevgi de vardır. Bu cümleyi ve içerdiği tüm anlamı çok yanlış buluyorum. Bana göre kıskançlık insanın özgürlüğünü kısıtlayıp sadece tek bir kişiye ait olmasını düşündürmekten öte bir şey değil. Anne ve babalar çocuklarını eşit şekilde sevebilir ya da biri diğerinden daha çok seviyor olabilir. Her hâlükârda  o çocuklar ikisinin de çocukları ama kendi eşlerinden çocuklarını kıskandıkları zaman işlerin seyri değişiyor. Bu durumdan en büyük zararı gören çocuklar oluyor. Bu sadece ufacık bir örnek ve bunun gibi niceleri. (kardeşlikler arasında, arkadaşlıklar arasında, ilişkiler içinde vs.) Bence insan karşısındakini kısıtlamadan onun yanında olduğunu hissettiriyorsa ve karşıdaki kişi de bunu hissedebiliyorsa gerçek sevgi vardır. Her sevginin içinde biraz güven vardır. Hani bazılarımız, sevdiğimiz insanlara güveniriz ya da güvendiğimiz insanları severiz ya. Ama en geneli de zıt kutupların birbirini çekip aynı kutupların birbirini ittiğini düşünmemizdir. Neyiz biz mıknatıs mı? Bu durumun sadece mıknatıslara ait bir özellik olduğunu düşünüyorum. Aynı beden dilini kullanabilen insanlar, aynı ilgi alanlarına sahip insanlar daha doğrusu birbirleriyle paylaşacak çok daha ortak şeye sahip kişilerin mutlu bir ilişki içinde oldukları görülebilir.

Biz sevgiyi salt beyinden ya da salt kalpten gelen duygular olarak adlandırıyoruz. Sadece kalp veya akılla değil her ikisinin oluşturduğu harmanla hareket ettiğimizde sonuçların ne kadar olumlu olacağını görebiliriz. En önemlisi insan sevmeye kendinden başlamalı. Kendini severken mesafe koymamalı.

SEVGİLİYE MEKTUP

  Dün doğum günümdü. Değişen tek şey doğduğum andan itibaren bugüne kadar olan yıl sayısı oldu. Hayatımı ben mi değiştiremiyorum yoksa aynı şeyleri yaşamak benim kaderim mi?

     Aaah bilemiyorum bu aralar aklım yine çok karışık. Son zamanlarda tek düşündüğüm sen oldun yine sevgilim. Ben artık sana, senin yanına gelmek istiyorum. Buralar sensiz sıkıcı, ıssız ve ben kendimi kimsesiz hissediyorum artık. Seninle sürekli kurduğumuz hayaller üzerindeyim yine. Biliyorum sen de benimle birlikte kuruyorsun o hayalleri ve yan yanayız eskisi gibi. Yine bir gün bir şehirdeyiz seninle, tarihin kokusu sinmiş o şehre. Dokusu insanı hayran bırakan cinsten ve sevgilim seninle ben birlikte yürüyoruz o arnavut kaldırımlı sokaklardan. Etrafımızdaki bütün binalar taş yapı. Çoğu bina tarihi yapısından ötürü kullanılmıyor. Acaba bu evde yaşıyor olsaydık nasıl olurdu diye düşlemeye başlıyoruz birlikte sevgilim ve biz seninle içeriye girebilmenin bir yolunu arıyoruz yine. Tam da o sırada avlusu geniş taş duvarları çok yüksek olmayan bir binaya denk geliyoruz. O görkemli yapı bizi büyülüyor adeta. Geçmişin tozları hala ilk günkü gibi üzerinde duruyor sanki. Ağzımız açık aval aval maviye boyanmış kapı ve pencerelerini izliyoruz. Bir ilerisinde kapısı yeşil renk olan bir bina beliriyor ve daha sonrasında pembe kapılı bir bina göz kırpıyor bize ileriden. Hayranlığımızı gizleyemiyoruz. Renk cümbüşündeyiz adeta.

    Sonra sen bana avucunu açıyorsun ve kapısı mavi renkli binanın avlusundan içeriye atlamam için yardım ediyorsun. (Çünkü sende biliyorsun sevgilim ilk giden sen olunca ben arkandan bakakalıyorum sadece, cesaretim kırılıyor birden ve yetişemiyorum sana.) Sonra sen de geliyorsun ardımdan. O kocaman avluda yılların yaşlandıramadığı heybetli mi heybetli bir dut ağacı karşılıyor bizi. Dut ağacının hemen altında yine maviye boyanmış demir masa ve sandalyeler var. Havanın mükemmel olduğu bu mayıs ayında bembeyaz, büyücek olan dutlar kendimizden geçmemizi sağlıyorlar. (Biliyorum sevgilim sen burada bembeyaz değil de kıpkırmızı dutlar olduğunu söyleyeceksin bana, çünkü sen beyaz dut sevmezsin. Ama kırmızının senin üzerine bulaşmasını istemiyorum sana hiç yakışmıyor ve kana benziyor, adeta ürküyorum.)  Sen çıkıveriyorsun ağaca birden ve sen düşeceksin diye ödüm kopuyor sevgilim. Başlıyorsun avucunun içine dut toplamaya ve ben de seni izleyerek bu hayatta yaptığım en güzel şeyi yapıyorum.

      Dutları yedikten sonra bu evde nasıl bir yaşantı kurabiliriz diye düşlemeye başlıyoruz birlikte. Sen dört oğlan çocuğunun avluda koşuşturduklarını düşlüyorsun. Avluyu onlara göre dizayn etmişsin, ağaca ufak bir merdivenle çıkınca sadece iki küçük oğlanın sığabileceği kadar bir ağaç ev çıkıyor karşımıza ve ağaçtan avlunun diğer bir ucuna kadar uzanan bir hamak duruyor orada. Bizim sallanan sandalyelerimiz var ve elimizde kitaplarımız. Bense sevgilim iki kız çocuğu hayal ediyorum. Avluda kocaman ve rengarenk  çiçek bahçesi var. Hamak ve ağaç ev hala yerlerinde duruyorlar. Sonra bu evin bir de içerisi olduğu aklımıza geliyor. Kapıyı zorlarsak açabilir miyiz diye bir merak sarıyor bizi ve sen “kapıyı açacak bir şeyler bulmaya gidiyorum” diyerek beni yalnız bırakıp atlıyorsun taş duvarlardan ama sevgilim geri gelemiyorsun bir türlü. Ben de istemeyerek bu hayalden uyanmak zorunda kalıyorum. Son beş yıldır uyandığım hayaller gibi… Seni yaşayabilmek yine yarım kalıyor içimde. Ben yarım kalıyorum.

     Biliyor musun sevgilim hala denize atladığın o ilk gün gibi aklımda her şey. Hala peşinden gelememenin vicdan azabıyla yaşıyorum, sen denizin ortasında gözlerimin içine bakıyorsun seni seviyorum der gibi ve ben onun ikimizin hayatının da son anı olduğunu anlıyorum sevgilim. Dudaklarımdan çıkan son sözler “seni seviyorum” oluyor sadece. Sen çok uzun bir yolculuğa çıkıyorsun ve ben kocaman bir hiçlikte yaşıyorum…

images (1)