KENDİNİ SEV, MUTLULUĞU İÇİNDE ARA

İlişkiler, insan ilişkileri.  Toplumca tam olarak kavrayamadığımız bir konu. Gerek arkadaşlık ilişkisi olsun gerekse kadın-erkek ilişkisi olsun.  Aramızda bırakmamız gereken mesafenin ne kadar olması gerektiği hakkında tam bir fikir sahibi değiliz. Ya çok kırılacak kadar yakın oluyoruz ya da hiç umursamayacak kadar uzak. Sanırım biz insanlar olarak en büyük problemimiz sevgimizi doğru şekilde aktaramıyor oluşumuz. Genelde sevginin karşılıklı olduğu söylenir. Bana kalırsa sevgi karşılıklı olan bir şey değil ve olmamalı da ama saygı, mutluluk, hüzün hepsi karşılıklı olmalı. Kimse üzgünken karşısında duran bireyin mutlu olmasını istemez ve bu durumda aralarındaki ilişkiyi tekrar sorgulamaya kalkar. Saygılı olan biri kendi gösterdiği saygı çerçevesi içerisinde bir ilişki yürütmek ister. Elbette bunun tam tersi durumlarda bir ilişki yürüyebilir fakat pek fazla geleceği olmaz. İnsan düşünen, gelişen, öğrenen bir varlıktır. Kendini tanımaya başlayan,kendini gerçekleştiren biri ne hayatına ne de özüne daha fazla zarar vermek istemez.

Bir diğer konu da sevdiğimiz insanları kaybetmekten korkuyor oluşumuz, ama hep atladığımız bir şey var ki hayatımızdaki kişinin hala hayatımızdayken bize zararı varsa zaten kaybetmişiz demektir. Zarardan kastım maddi, manevi, fiziksel, ruhsal yani her şekilde zarar görmek. Karşımızdaki kişiyi “bana zarar veriyorsun” diye suçlayıp onu hayatımızdan çıkarmak için bir çaba sarf etmeyişimiz en büyük kaybımız. Aslında bu cümleyi kurduğumuz anda suçlu biz oluyoruz. Çünkü karşımızdaki bireyin bize zarar verdiğini söyleyip o kişinin davranışlarını değiştirmesini beklemek aptallık.  Eğer o kişiyi kendimizden uzaklaştırmaya cesaretimiz varsa belki o zaman kazanabiliriz. Maalesef bunu da yapamıyoruz çünkü bizim kaybetme anlayışımız ölüm olmak zorunda. Sadece bir insan öldüğü zaman onu kaybetmeye hakkımız varmış gibi davranıyoruz ve kendimize olan saygımızı yitiriyoruz hayatımızdan çıkaramadığımız insanlar yüzünden.

Bir de genel olarak inandığımız bir cümle var; bu çok büyülü bir cümle ve hemen hemen hepimizin en az bir defa da olsa söylediği bir cümledir. “ÇOK SEVERSEN KAYBEDERSİN”. Bana göre bu cümlede asıl anlatılmak istenen:

– Çok seviyorum bu yüzden onun bana karşı olan kötü davranışlarını bile göremiyorum.

-Çok seviyorum ama ona çok sevdiğimi ya gösteremiyorum ya da çok yanlış gösteriyorum.

Bu durumu kısa bir örnekle açıklamak isterim. Mesela ilişkilerde kıskançlık söz konusu ise sevgi de vardır. Bu cümleyi ve içerdiği tüm anlamı çok yanlış buluyorum. Bana göre kıskançlık insanın özgürlüğünü kısıtlayıp sadece tek bir kişiye ait olmasını düşündürmekten öte bir şey değil. Anne ve babalar çocuklarını eşit şekilde sevebilir ya da biri diğerinden daha çok seviyor olabilir. Her hâlükârda  o çocuklar ikisinin de çocukları ama kendi eşlerinden çocuklarını kıskandıkları zaman işlerin seyri değişiyor. Bu durumdan en büyük zararı gören çocuklar oluyor. Bu sadece ufacık bir örnek ve bunun gibi niceleri. (kardeşlikler arasında, arkadaşlıklar arasında, ilişkiler içinde vs.) Bence insan karşısındakini kısıtlamadan onun yanında olduğunu hissettiriyorsa ve karşıdaki kişi de bunu hissedebiliyorsa gerçek sevgi vardır. Her sevginin içinde biraz güven vardır. Hani bazılarımız, sevdiğimiz insanlara güveniriz ya da güvendiğimiz insanları severiz ya. Ama en geneli de zıt kutupların birbirini çekip aynı kutupların birbirini ittiğini düşünmemizdir. Neyiz biz mıknatıs mı? Bu durumun sadece mıknatıslara ait bir özellik olduğunu düşünüyorum. Aynı beden dilini kullanabilen insanlar, aynı ilgi alanlarına sahip insanlar daha doğrusu birbirleriyle paylaşacak çok daha ortak şeye sahip kişilerin mutlu bir ilişki içinde oldukları görülebilir.

Biz sevgiyi salt beyinden ya da salt kalpten gelen duygular olarak adlandırıyoruz. Sadece kalp veya akılla değil her ikisinin oluşturduğu harmanla hareket ettiğimizde sonuçların ne kadar olumlu olacağını görebiliriz. En önemlisi insan sevmeye kendinden başlamalı. Kendini severken mesafe koymamalı.

SEVGİLİYE MEKTUP

  Dün doğum günümdü. Değişen tek şey doğduğum andan itibaren bugüne kadar olan yıl sayısı oldu. Hayatımı ben mi değiştiremiyorum yoksa aynı şeyleri yaşamak benim kaderim mi?

     Aaah bilemiyorum bu aralar aklım yine çok karışık. Son zamanlarda tek düşündüğüm sen oldun yine sevgilim. Ben artık sana, senin yanına gelmek istiyorum. Buralar sensiz sıkıcı, ıssız ve ben kendimi kimsesiz hissediyorum artık. Seninle sürekli kurduğumuz hayaller üzerindeyim yine. Biliyorum sen de benimle birlikte kuruyorsun o hayalleri ve yan yanayız eskisi gibi. Yine bir gün bir şehirdeyiz seninle, tarihin kokusu sinmiş o şehre. Dokusu insanı hayran bırakan cinsten ve sevgilim seninle ben birlikte yürüyoruz o arnavut kaldırımlı sokaklardan. Etrafımızdaki bütün binalar taş yapı. Çoğu bina tarihi yapısından ötürü kullanılmıyor. Acaba bu evde yaşıyor olsaydık nasıl olurdu diye düşlemeye başlıyoruz birlikte sevgilim ve biz seninle içeriye girebilmenin bir yolunu arıyoruz yine. Tam da o sırada avlusu geniş taş duvarları çok yüksek olmayan bir binaya denk geliyoruz. O görkemli yapı bizi büyülüyor adeta. Geçmişin tozları hala ilk günkü gibi üzerinde duruyor sanki. Ağzımız açık aval aval maviye boyanmış kapı ve pencerelerini izliyoruz. Bir ilerisinde kapısı yeşil renk olan bir bina beliriyor ve daha sonrasında pembe kapılı bir bina göz kırpıyor bize ileriden. Hayranlığımızı gizleyemiyoruz. Renk cümbüşündeyiz adeta.

    Sonra sen bana avucunu açıyorsun ve kapısı mavi renkli binanın avlusundan içeriye atlamam için yardım ediyorsun. (Çünkü sende biliyorsun sevgilim ilk giden sen olunca ben arkandan bakakalıyorum sadece, cesaretim kırılıyor birden ve yetişemiyorum sana.) Sonra sen de geliyorsun ardımdan. O kocaman avluda yılların yaşlandıramadığı heybetli mi heybetli bir dut ağacı karşılıyor bizi. Dut ağacının hemen altında yine maviye boyanmış demir masa ve sandalyeler var. Havanın mükemmel olduğu bu mayıs ayında bembeyaz, büyücek olan dutlar kendimizden geçmemizi sağlıyorlar. (Biliyorum sevgilim sen burada bembeyaz değil de kıpkırmızı dutlar olduğunu söyleyeceksin bana, çünkü sen beyaz dut sevmezsin. Ama kırmızının senin üzerine bulaşmasını istemiyorum sana hiç yakışmıyor ve kana benziyor, adeta ürküyorum.)  Sen çıkıveriyorsun ağaca birden ve sen düşeceksin diye ödüm kopuyor sevgilim. Başlıyorsun avucunun içine dut toplamaya ve ben de seni izleyerek bu hayatta yaptığım en güzel şeyi yapıyorum.

      Dutları yedikten sonra bu evde nasıl bir yaşantı kurabiliriz diye düşlemeye başlıyoruz birlikte. Sen dört oğlan çocuğunun avluda koşuşturduklarını düşlüyorsun. Avluyu onlara göre dizayn etmişsin, ağaca ufak bir merdivenle çıkınca sadece iki küçük oğlanın sığabileceği kadar bir ağaç ev çıkıyor karşımıza ve ağaçtan avlunun diğer bir ucuna kadar uzanan bir hamak duruyor orada. Bizim sallanan sandalyelerimiz var ve elimizde kitaplarımız. Bense sevgilim iki kız çocuğu hayal ediyorum. Avluda kocaman ve rengarenk  çiçek bahçesi var. Hamak ve ağaç ev hala yerlerinde duruyorlar. Sonra bu evin bir de içerisi olduğu aklımıza geliyor. Kapıyı zorlarsak açabilir miyiz diye bir merak sarıyor bizi ve sen “kapıyı açacak bir şeyler bulmaya gidiyorum” diyerek beni yalnız bırakıp atlıyorsun taş duvarlardan ama sevgilim geri gelemiyorsun bir türlü. Ben de istemeyerek bu hayalden uyanmak zorunda kalıyorum. Son beş yıldır uyandığım hayaller gibi… Seni yaşayabilmek yine yarım kalıyor içimde. Ben yarım kalıyorum.

     Biliyor musun sevgilim hala denize atladığın o ilk gün gibi aklımda her şey. Hala peşinden gelememenin vicdan azabıyla yaşıyorum, sen denizin ortasında gözlerimin içine bakıyorsun seni seviyorum der gibi ve ben onun ikimizin hayatının da son anı olduğunu anlıyorum sevgilim. Dudaklarımdan çıkan son sözler “seni seviyorum” oluyor sadece. Sen çok uzun bir yolculuğa çıkıyorsun ve ben kocaman bir hiçlikte yaşıyorum…

images (1)