İnsan, insanın en büyük düşmanıdır!

İnsan olarak yaşamayı öğrenemedik. İnsanlığı, insanları kabul edemedik maalesef. Aslında sadece biraz yaşayıp gidecektik hepimiz. Biraz ve insanca… Beceremedik, karşımızdakini kabul edip de hepimizin aynı olduğunu söyleyemedik. Hep bir üstün olma çabası içerisinde debelenip durduk. Oysaki sevgiden daha yüce, daha güzel bir yaşama biçimi düşünemiyorum bile. Kibrimizin esiri olup zehir gibi hayatlar sürdürmeye yeminler ederek gelmişiz sanki dünyaya. Yazık ki elimizdeki güce, makama, içinde olduğumuz durumlara, geldiğimiz yerlere bakıp üstün görüyoruz kendimizi. Neyin üstünlüğü olduğunu dahi bilmeden üstün görüyoruz. Peki, bu verdiğimiz neyin savaşı böyle? Kim kazanacak, kim kaybedecek? Beyaz siyahtan üstün olunca ya da siyah beyazdan üstün olunca ne geçecek elimize? Bence, insanlığın en büyük sorunu kendi geçmişinden bir türlü ders alamaması. Çünkü aynı hataları farklı zamanlarda, farklı şehirlerde ama aynı şekilde yapmaya devam ediyoruz. Adalet sağlanamadığı sürece huzursuzluk devam edecek!

Evdeki 42. günüm

  Daha ilerisinde ne olur, nasıl olur bilemem ama şu an dört duvar arasında olmanın çeşitli duyguları içerisindeyim.  Bugün tam kırk iki gün olmuş ve her güne farklı duygularla uyanmayı öğrendim. Bazı günler ise hiç uyanmak istemedim. Sanki böyle içinde olduğum durumdan mutsuz ve şikayetçiyim ama bu durumu değiştirmek için de hiç çaba göstermiyormuşum gibi hissediyorum. Bazen de çok mutlu bir şekilde başlıyorum güne, çıkıyorum balkona ve tertemiz havadan derin bir nefes çekiyorum içime. Olmam gereken yerdeyim diyorum. Kuşların cıvıltısı doluyor kulaklarıma, yaşadığımı hissediyorum tekrar. Unutuyorum sevdiğim onca insanı göremediğimi, deniz kenarına gidemediğimi, hayallerimi gerçekleştirmeye çalışırken her şeyin yarım kaldığını, unutuyorum. Sonra bir anda aklıma geliyor tekrar; ailemle uzun süre aynı evin içinde kaldığımızdan birbirimize sardığımızı ve birbirimizi kırdığımızı. Elbette bunların geçici olduğu biliyorum, bugüne kadar geçip giden her şey gibi. Sadece bu süreci kabullenmekte zorlanıyorum.

  Mutfakta kendime bir köşe hazırlıyorum, kitap okuyup film izleyebileceğim sadece bana ait bir köşe. Sonra bir bakıyorum evdeki herkes daha önce hiç olmadığı kadar mutfakta vakit geçirmeye başlıyor, sırf ben orada tek başıma olmak istediğim için diye düşünüyorum. Ya da bana öyle geliyor. Belki de sadece her gün gittikleri kadar gidiyorlar mutfağa. Belki de sadece mutfakta ilk defa uzun süre vakit geçiren kişi ben olduğum için öyle düşünüyorum. Sonrasında da balkonda bir köşe hazırlıyorum kendime, çok daha rahat olabilmek için. Ama yine aynı şekilde herkesin en çok vakit geçirdiği yerin bu sefer balkon olduğunu öğreniyorum.

  Aynı evin içinde ailesinden şiddet gören çocuklar, eşlerinden şiddet gören kadınlar ya da evde olmalarına alışamadıkları için eşlerinden sürekli ne yapmamalarını işiten erkekler olduğunu da düşünüyorum. Ben kendime kitap okumak için yer ararken, onların da huzur bulabilecekleri bir yer aradıklarını düşünüp kızıyorum kendime. Normalde de insan yüzüne hasret kalmış yaşlı insanların bu sıralar bir başlarına kaldıklarını düşündükçe bir huzursuzluk çöküyor içime. Sonra bir de coronadan hayatını kaybetmiş insanlar geliyor aklıma. Her gün sayıları takip ediyorum duygusuzca. O sayıların gerçekten de ölen insanlar olduğunu unutarak. Kendi tanıdığı bir insan olmadığı sürece, sanmıyorum ki insanlar her bir ölümü duyduklarında üzülsünler. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü geçenlerde şahit olduğum bir olay oldu:

  Mahallede bir anda ambulansın siren sesi duyuldu. Bizim mahalleli siren sesini duyunca hemen balkona, pencereye ya da dışarıya koşar. “Ambulans bizim tanıdığımız birilerinin evine mi geldi?” diye sorarlar önce bir kendilerine. Baktık ki ambulans bizim mahallede durmadı devam etti yoluna, önce herkes şöyle bir baktı birbirine, sonra selam verip geçtiler evlerine. O an sordum kendi kendime “bizi dışarıya çıkmaya iten siren sesi miydi yoksa içimizdeki dayanılmaz merak duygusu mu?” diye. Yani bakıldığında o ambulans her halükarda bir yerlere gidiyor ve bir can söz konusu. Ama gel gör ki “ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKAR.” diyenler gerçekten çok haklıymış.

Evdeki 11. günüm

  Bugün dedemle telefonda konuştum. Ona dikkatli olmasını dışarıya çıkmamasını söyledim ve bunun onun için kolay olmayacağını hatırladım. Çünkü dedem her sabah saat altıda uyanır ve bir saatlik bir yürüyüşe çıkar. Öyle kolay kolay yorulduğunu da hatırlamıyorum. Ve sonra yaşlı insanlara yeni bir gözle bakmaya başladım. Hani biz onlara diyoruz ya “sizin sağlığınız için evinizde oturun” diye. Onlar bizim gibi internetle haşır neşir değiller ki. Onlar bizim gibi telefonu ellerinden düşürmeyen insanlar değiller ki. Onlar tarlada, bahçede, doğada büyümüş insanlar. Hala bu hayattayken ağaçları görmek, hayvanları sevmek, dışarıda olmak istiyorlar. Alıştıkları hayatı istiyorlar sadece. Doğaya alışan bir insanın eve kapatılması, aslında o insanın hastalık ve ölüm fermanının imzalanması demek olduğunu düşünüyorum artık. Ama bu aralar buna mecbur olduklarını da biliyorum tabi.

  Niyeti sadece dalga geçmek olan gençlerden de çok sıkıldım. İnsanları oyuncak ettiler, ellerinde telefonla dolaşıp nerede bir yaşlı insan görseler video çekmeye başlıyorlar. Bu sadece haddini bilmemektir bence. Hayır, asıl senin ne işin var dışarıda. Sen de otur evinde! Bizim insan olarak en büyük problemimiz empati kuramamak. Kendimizi başka bir insanın yerine koyarak, “ben olsaydım nasıl düşünürdüm, ne derdim, ne yapardım?” diyemiyoruz bir türlü. At gözlüklerini takmış ilerliyoruz sadece.

Evdeki 8. günüm

Ben evde kaldığım süre boyunca çok önemli bir şeyi fark ettim. Kendimi… Uzun zamandır kendimde değilmişim meğer. Hep dışarıya, sorunlara takılıp kalmışım. Franz Kafka’nın da dediği gibi “Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır.” ve bugün evde sekizinci günüm. Ben artık sorunlara değil çözümlere odaklanıyorum.

Kendimi dinlemeye başladım son zamanlarda. Bugüne kadar yaşadığım olayları düşünmekten hep kaçınmışım meğer. Eskiden yaşadığım her olayda kendimde bir suçluluk payı buluyordum, artık sadece öyle olması gerekiyormuş diyorum. Ya da insanlar böyleymiş diyebiliyorum. En önemlisi bunca yaşanan olaylardan kendime çıkardığım ders; hayatı anlık, plansız yaşamak.

Biliyorum bana kızacaksınız ama ben bazen bu virüsün iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Hem ruhsal açıdan hem de çevre açısından iyi gelen yönleri olduğuna inanıyorum. Çok uzun zamandır temizlenmeyen otobüsler, metrolar, dolmuşlar, kapı önleri, evler, binalar, yollar vs. temizlenmeye başladı ölüm korkusuyla birlikte.

Ya da insan görmek istemediği halde her gün görmek zorunda olduğu kendisine ruhsal olarak zarar veren insanlardan uzaklaşma fırsatı bulabildi. Belki de tam tersi; evde mutlu olamayan insanlar eve hapsolmak zorunda kaldı bilemiyorum. Ama her halükarda herkes hayata, şu an sahip olduğu bakış açısı dışında başka bir bakış açısıyla da bakmayı öğrendi. En azından ben öğrendim.

Belki de bu ölüm korkusuyla insanlar, katlettikleri hayvan sayısını azaltır, hayvanları yemeği bırakır ve hayvanları sadece sevmeyi öğrenirler diye bir umut taşıyorum içimde.

Evdeki 5. günüm

Gerçek olmasını istemediğim bir durum var ortada. Bir salgın var, adı corona; yok eden, hapseden en önemlisi de öldüren. Bugün evde oluşumun beşinci günü, bugüne kadar hiç korkmamıştım birinin ölümüne sebep olmaktan. Çünkü böyle bir durumda vicdan azabıyla nasıl yaşarım bilemem. Bu virüsün tam olarak ne olduğunun bilinmemesi de beni korkutuyor. İnsanlara zarar gelecek düşüncesi olmasa aklımda, pek de bir korkum olmayacak aslında. Zaten evde kalmanın bana pek bir zorluğu yok. Alıştım ben odamda kitaplarımla birlikte olmaya, okumaya, yazmaya, araştırmaya… Ama deniz kokusunu içime çekememek var ya işte en çok o zor geliyor bana. Ben gencim bana bir şey olmaz deyip çıkmıyorum dışarıya ama yaşına başına, sağlığına bakmadan dışarıda dolaşanlar var hala çok da sinir oluyorum onlara. Bu kadar ciddiyetsizlik olmaz. Umarım herkes tehlikenin farkına varır en kısa zamanda ve umarım çok az kayıpla atlatırız bu günleri.

Sabredin, kurtulacağız elbet

Bu salgın illetinden

Bunun da üstesinden geleceğiz

Eskisi gibi sokaklara çıkıp

Bağıra çağıra koşacağız sevinçten

Tutacağız çocuklarımızın ellerinden

Parklara, bahçelere oynamaya gideceğiz

Yine seveceğiz kedileri

Köpekler atlayacak üzerimize

Kuşlar etrafımızda ötüşecek

Sevdiklerimize kavuşup,

Hasret gidereceğiz yine

Bir sabah uyanıp erkenden

İneceğiz sahile,

Güneşin doğuşunu seyredeceğiz.

Bir Delinin Günlüğü

Deli diyorlar bana. Sen çok değiştin diyorlar. Artık insanlarda aradığım huzuru kitaplarda bulduğum için asosyal diyorlar. Varsın desinler, ben mutluyum kitaplarımla baş başa kalmaktan. Onlar beni yormuyorlar aksine günümü güzelleştirip bana yol gösteriyorlar. Tam iki yıl oldu bu huzura erişeli. Çok pişmanım, keşke daha evvel fark etseydim kitapların güzelliğini. Yakınımdaki insanların davranışları, konuşmaları, bana olan yaklaşımları o kadar samimiyetsiz geliyor ki. Kaldıramıyorum hiç birini. Ya bugüne kadar ben herkesi yanlış tanımışım ya da herkes çok değişti ya da ben başkalaştım. Evet, evet ben başkalaştım. Onlar da öyle diyorlar bana zaten. Çünkü artık o her istediklerini yapan, her söylediklerine tamam diyen, onların aksine koşulsuz seven biri değilim artık. Onlar gibi çıkarlarım uğruna yaklaşıyorum etrafımdaki insanlara. Eğer bana gerçek anlamda bir şeyler katacaklarsa seviyorum onları. Farkındalar bu halimin o yüzden değiştin diyorlar bana. Okulumu bahane ediyorlar, sen üniversiteye gittin gideli böyle oldun diyorlar. Aslında okul değil beni değiştiren, okulun çevresindeki kişiler ve başıma gelen olaylar. Belki de her yaşın getirdiği yeni bir olgunluk seviyesidir beni değiştiren. Tam olarak kırılma noktamı söyleyemem ama o kabuk çatladı bir kere, tutkal döksen dönmez eski haline. Kimse benim yeni halimi kabullenemiyor, hoş bende kimsenin eski halini kabullenemiyorum. Herkesin değişmesi lazım gözümde, içimdeki yerlerini sorgulamalıyım kendimce.

Batıl İnanç

   Mantıksal bir temele dayanmayan inançlar bütününe “Batıl İnanç” denir. Batıl inançların kaynağı kesin olarak bilinmez ve ilk kez, kim tarafından batıl bir davranış sergilendiği bilinmez. Benim bu konuya yorumum şudur; Bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış.

   Hemen hemen herkesin hayatında olan, herkesin muhakkak bir tane inandığı batıl inancı vardır diye düşünüyorum. Benim etrafımdan en çok duyduğum birkaç tane batıl inancın üzerinde durmak istiyorum. Hiçbir şekilde mantıklı bir açıklaması yapılamayan ve buna rağmen çocukluğumdan beri en çok şahit olduklarım:

  • Ayna ve cam kırmanın uğursuzluk getirmesi veya var olan nazarı yok etmesi. ( Bir cam kırılınca nasıl bir uğursuzluk getirebilir ki? En fazla bir kişinin bir tarafına cam parçası batabilir ki bu da gayet normal bir durumdur, çünkü cam kesicidir.)
  • Geceleri sakız çiğnenmez. (Neden diye sorduğum zaman cevap şu oldu; gündüzleri çiğnediğin sakız sakızdır fakat geceleri çiğnersen ölü derisi çiğnersin. Yani bugüne kadar paketinden çıkardığım sakızın ölü derisine benzediğini hiç görmedim. Hem ölü derisi neye benzer?)
  • Geceleri tırnak kesilmez ve kesilen tırnak yanan ateşe atılmaz. (Gece tırnak kesersem bir daha tırnağım uzamayacak mı? Ateşe atarsam cehennemde mi yanarım? Gibi saçma sorularla baş başa kaldım bir zamanlar.)
  • İnsanların kafasına pisleyen kuşun uğur getirmesi. (Bana göre sadece pislik ve kötü koku gibi nahoş durumlar getiriyor sadece.)
  • Evin içerisinde ıslık çalınırsa şeytan gelir. (Yahu bu şeytanın işi gücü yok mu ki, her ıslık çalanın evine gitsin.)
  • Bir hurmanın içerisinden yedi tane çekirdek çıkarsa ve sen o çekirdekleri kumbarana atarsan bir sürü paran olur. (Çocukken sıklıkla yaptığım bir şeydi ama ben kumbarama para atmadığım sürece hiç param olmuyordu.)
  • Birinin elinden bıçak alınmaz aksi takdirde kavga çıkar. (Birileri bıçak verirken tükürür ya hani ve sen o bıçağı sebze doğramak için istemişsindir, bundan daha tiksindirici bir şey bilmiyorum.)
  • Terliğin ters dönmesi uğursuzluk getirir. (Ah o tüm çocukluğum terlik düzeltmekle geçti.)
  • Giden bir kişinin arkasından su dökülür. (Neden? – Sağlıklı gitsin, sağlıklı gelsin. Hemen geri dönsün. Bu su bu kadar etkili olsaydı, bilime ve doktora gerek duyulmazdı.)
  • Kara kedi uğursuzdur.

   Son olarak da bu güzel canlıların yıllardır biz insanlardan neler çektiğinden bahsetmek istiyorum. Çocukken akşamları yolda yürürken, kara kedi gördüğümde yapmam gerekenler şunlardı; Hemen gözlerimi kapatmalıyım ve kesinlikle kara kediye hiç bakmamalıyım. Hemen saçımı tutup çekmeliyim. Hemen koşarak oradan geçmeliyim vs. Ve ben bir gün o kara kedinin karşına geçip durdum. Gözlerinin içine baktım ki yemyeşil gözleriyle bana masum masum bakıyordu. O gün dedim ki kendi kendime “Bundan sonra bütün kara kediler bana uğur getirecek ve sizi gördüğüm gün benim için çok güzel bir olay gerçekleşecek.” ve öyle de oldu.

   Diyeceğim şu ki önemli olan tek bir şey var o da inandıklarımız, inançlarımıza olan içten bağlılığımız. Neye inandığımıza dikkat edelim ve neden inandığımızı sorgulayalım! Belki de o kara kediler renkleri yüzünden ne zulümlere uğradılar.

Bir Yılbaşı Nostaljisi

O zamanlar dört ya da beş yaşındayım. Ve o yaşlarıma dair hatırladığım tek bir anı var aklımda. Yılbaşı gecesi bütün aile anneannemin evinde toplanmışız. Dayımlar, teyzemler, kuzenlerim eksiksiz hepimiz oradayız, kocaman bir aileyiz. Herkes çok mutlu ve dayım “hadi herkes gelsin fotoğraf çekeceğim” diyor. Anneannem sandalyeye oturuyor, biz kuzenler de yere çöküyoruz anneannemin hemen önüne. Annemler de sandalyenin etrafında ayakta duruyorlar. Bir anlığına arkama dönüp anneanneme bakıyorum. Kocaman gülümsüyor fotoğraf makinesine. Gözlerinin içindeki ışık, o çocuk halimdeki beni bile etkiliyor. Bütün çocukları yanındayken nasıl da mutlu ve gururlu duruyor. Bende dönüp kocaman gülümsüyorum fotoğraf makinesine aynı onun gibi.

Sonra biz kuzenler olarak yerde bizim için açılan hasırın üstünde oturuyoruz. Bu; bütün gece ayakaltında dolaşmamamız için bize ayrılan sabit bir yer demek oluyordu. Hemen karşımızda da (o zamanlar dayımın yeni satın aldığı renkli, otuz yedi ekran) televizyon var. Bu televizyon da biz çocukları oyalayacak olan bir etken olarak görülüyor. (tabi ki de saat on ikiye yaklaşana kadar hiçbirimiz televizyonla ilgilenmiyoruz, kendimizce kurallarını bizim koyduğumuz oyunlar oynamaya başlıyoruz.) Büyükler ise kocaman bir masa hazırlamaya başlıyorlar, mutfak penceresinin karşısına. Meyve, bisküvi ile yapılan özel günlerin vazgeçilmezi pastamız, tatlılar ve çekirdek konuluyor masaya. O zamanlar ev eski bir ev olduğu için salondan mutfağa açılan bir kapı bulunmuyordu ve eğer mutfağa kapıdan girmek istiyorsak önce dışarıya çıkmamız gerekiyordu ve soğuk kış günlerinde herkes pencereyi kullanmayı tercih ediyordu ve bu durum biz çocuklar için mükemmel bir eğlenceydi.  Pencere hepimizin içinden geçebileceği büyüklükteydi, hiç zorluk çekmiyorduk bu yüzden. Masanın yaklaşık iki metre ilerisinde odun sobası kuruluydu. İçeriyi öyle güzel ısıtıyor ve aydınlatıyordu ki bizim oyunlarımızdan bir tanesi de ışığı kapatıp sobanın camından dışarıya vuran ateşin önüne elimizi koyup, duvara şekiller yansıtmak oluyordu. Tabi ki de ışığı kapatmamıza pek fazla izin vermiyorlardı. Teyzem ise sobanın üzerinde kestane pişirmeye çalışıyordu. En büyük olan kuzenim annesinin soyduğu portakalın kabuklarını sobanın üstüne yerleştiriyor ve bir anda salonun kokusu değişiyor, biz o kokuyla mest oluyoruz. Odanın köşesinde duvarın üzerinde olan rafta, oynamayı çok sevdiğim çevirmeli telefon duruyordu. Telefonla oynadığım için teyzemden yediğim azarın haddi hesabı yoktu o zamanlarda.  Hazırlanan o güzel masadan biz çocuklar da payımızı alıyorduk, hiç yerimizden kalkmamamız için bir tepsi içerisinde tabaklar hazırlanıyordu bizim için. Çünkü o dönemde kendi başına yiyebilen hiçbir çocuğun büyüklerin masasında yeri yoktu. Çocuklar için her zaman kurulan bir yer sofrası oluyordu muhakkak. Tabakta kalan son dilim bisküvi pastası için kavga ettiğimizi hatırlıyorum kuzenlerimle. Annelerimiz kavgalarımıza dayanamayıp kendi tabaklarındaki pastaları da bize vermişlerdi. O bir dilim pasta biz çocuklar için mutluluğun en büyüğüydü.

Televizyondan yükselen sesle birlikte hep bir ağızdan ondan geriye doğru saymaya başladık. Televizyona dair hatırladığım tek şey geri sayım başladığında ekran birden rengarenk çizgi ile kaplanmıştı ve saatin saniyesi o renklerin üzerinden dönüyordu. Renkler ilgimi çekmiş olacak ki televizyonun içine girecek kadar yaklaşıp önünde oturmuştum. Sonra herkes birbirine sarılmaya başladı. Ben de kendime gelir gelmez koştum anneanneme sarıldım hemen. Sanki herkes yine bir arada olduklarına şükredercesine sarılıyordu. Kuzenlerimden bazıları daha fazla uykusuzluğa dayamadı ve somyanın üzerinde uyuyakaldılar. Annem o anda herkesin o gece evde kalacağını anladı ve somyada uyuyan kuzenlerim için eskilerin, pamuk yorganlarından en ağırını örttü onların üzerine. Sonra ben de musmutlu bir şekilde onların yanına geçip uyudum.

BİR KADININ KADINA BAKIŞI

Geçenlerde pazara gittim. Pazara gittikçe yanına uğradığım bir teyze var. Çocuklarını okutabilmek için pazarda kıyafet satıyor. Yanına gidip selam verdim. Teyzeden aldıkları eşofman için iki TL indirim yapmak uğruna pazarlık yapan, komşusu olduğunu sonradan öğrendiğim üç kadın vardı. Aralarından yaşça en büyükleri karşıma geçip durdu. Beni süzdüğünün farkındaydım ve saygısızlık yapmamak adına hiçbir şey söylemedim. Sonra da bana “Sen satılık mısın?” diye sordu. O anki şaşkınlığımı gizleyemedim. Böyle bir sorunun bir insana sorulduğuna daha önce hiç şahit olmamıştım. Bir kadına satılık muamelesi yapmak ne kadar da aşağılık bir durumdu. “Pardon” dedim. Belki de söylediği cümleyi geri almak ister de utanır diye düşündüm. Aslında anlamıştım ne demek istediğini ama anlamamazlıktan geldim. Belli ki o ısrar etmekte kararlıydı. “Yani satılık derken nişanlanmak ister misin? Benim yeğenim var seni ona alalım” dedi. Daha önce hiç bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Sinirden yüzüme çıkan ateşi hissedebiliyordum. Tüm hücrelerime nefret duygusu yayılmıştı. Öfkemi o anda kusmak istedim karşımdaki kendini bilmez cahil kadına.

 “Sen ne alıyorsun, inek mi ya da ne biliyim domates falan mı? Satılık ve almak kelimelerinin anlamını biliyor musunuz? Satılık ne kadar da terbiyesizce bir kelime, bu sizin ki nasıl kabaca bir üslup farkında mısınız acaba” diyecektim, sustum.

 Bu duruma gelmiş bir kadın, özellikle de kendisinin de kadın olduğunu unutmuş bir kadına, bu şekilde laf anlatmak saçma olurdu. Belli ki biz onunla aynı yerde yaşamıyorduk. Aynı düşünceleri, aynı cinsiyeti, aynı bilinç seviyesini paylaşmıyorduk. O kendini erkeklerin kölesi sanıyordu. Alınıp satılabilecek bir mal olarak bakıyordu kendisine. Benim de bu konuyu daha fazla uzatmadan kapatmam gerekiyordu.

 “Benim yaşım daha çok küçük ben yirmi yaşındayım ve okuyorum, kısacası evlilik düşünmüyorum” dedim.

Hemen orada yanında duran ufak tefek görünümlü diğer kadın öne atladı ve “benim yeğenim on yedi yaşında ve iki çocuğu var, hem ne var bunda sen de evlenebilirsin” dedi. Hatırladığım kadarıyla bundan iki yıl önce bir kadın; okuyorum dediğinde herkes susar ve kimse kimsenin üstüne gitmezdi. Memleketimde iki yılda çok şey değişmiş anlaşılan. İlerlemek yerine gerilemeyi tercih etmişler. Bana söyleyecek tek bir söz dahi bırakmamışlardı. Çünkü onların düşünce yapılarını, tabularını yıkmak tüm dünyada barışı sağlamaktan daha zordu. (Bu örneği veriyorum çünkü onca insanın barış içinde birbirini kırmadan yaşaması ütopyada mümkün olabilir sadece.)

 “Yeğenin on yedi yaşında evlendi de başı göğe mi erdi? Ya da iki çocuk yaptı da o çocuklara bilinçli bir gelecek sağlayabilecek mi? Evliliği boyunca kocasına ve çocuklarına hizmet etmekten başka bir amacı olacak mı ya da kendisi için vakit ayırabilecek mi? Hafta sonları çocuğunu alıp alışveriş merkezine koşmak yerine evde kalıp çocuklarıyla oyun oynayabilecek mi? Kollarına altın dizmekten, evdeki eşyalarını sürekli yenilemek istemekten, bir araba aldırmaktan başka bir gayesi olacak mı?” diye sormak geldi içimden.

 Ama tuttum kendimi, çünkü ne kadar konuşursam konuşayım, karşımdakinin algısı kadar konuşmuş olacaktım. Daha fazla duramadım orada. Arkamı dönüp uzaklaştım. Böyle insanlarla karşılaşınca nefes dahi alamıyordum. Her şey üstüme üstüme geliyordu. Bir insanın bilgisiz oluşuna her zaman saygı duyarım, öğrenmeye fırsat bulamamıştır derim. Ama bile isteye hiçbir şey öğrenmek istemeyen, başka insanın hayatına karışabilme hakkını kendisinde gören kişileri de normal karşılayamıyorum. 21. yüzyıldayız, yıl olmuş 2019 ve böyle insanların hala var olduklarına şaşırıyorum.

Son olarak Virginia Woolf’un sözlerine yer vermek istiyorum.

 “Yaratıcılık alanında kadın en önemli yere sahiptir, gerçekteyse tamamen ehemmiyetsiz. Şiir sanatını baştanbaşa kaplar; tarihte ise bulunmaz. Kurmacada kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmeder; gerçekteyse ebeveynlerinin zorla parmağına yüzük taktığı herhangi bir oğlanın kölesidir. Edebiyatta en ilham dolu sözcüklerin, en derin düşüncelerin bazıları onun dudaklarından dökülür; gerçek hayatta ise anca okur, güç bela heceler ve kocasının malıdır.”

Virginia Woolf; burada kadınların neden yazı sanatında başarılı olamadığını (çünkü kadınlara bu hak tanınmamıştı) ve erkeklerin yazı sanatında ise kadınların çok önemli bir yere sahip oluşunun, gerçek hayattaki kadınla kurmacadaki kadının yerinin ne kadar da farklı olduğunu söylemiş. Bu düşünceler 1928 yılına ait. 2019 yılında ‘satılık’ kelimesini bir kadına karşı kullanan, böyle bir kadınla karşılaşıp da şaşırmam bundandır.

SON BİR KEZ

Hava o kadar sıcaktı ki evin içinde klimasız oturmak dayanılmaz geliyordu artık Öykü’ye. Ama evin dışına çıkıp, serin olan bir yerlere gitmek de pek içinden gelmiyordu. Sabahtan beri içinde adlandıramadığı bir hisle televizyon karşısında oturuyor ve yerinden hiç kalkmıyordu. Son birkaç gündür kendini arkadaşlarından da soyutlamıştı. Üç hafta sonra girdiği üniversite sınavının sonuçları açıklanacaktı. Ailesi bu durgunluğunu sınav stresine bağlıyordu, çünkü kızlarını daha önce hiç bu şekilde görmemişlerdi. Bir anlığına oturduğu koltuktan kalktı, ayakta biraz durduktan sonra ayağa niçin kalktığını unuttuğunu fark etti. Üzerindeki karpuz desenli, kırmızı, şortlu pijama takımına şöyle bir baktı iki gün olmuştu üzerini değiştirmeyeli. Odasına gitmeye karar verdi ve salondan çıkıp hole doğru ilerledi. Tam odasının kapısının önüne geldiğinde ayağa neden kalktığı geldi aklına. Aslında niyeti mutfağa gidip su içmekti, susamıştı. Odaya kadar gelmişken kitaplığından bir kitap alıp okumaya karar verdi, artık televizyon izlemekten sıkılmıştı. Sandıklardan yapılmış mavi renkli kitaplığına doğru ilerledi ve Virginia Woolf’a ait olan “yıllar” adlı kitabını eline aldı. Tam kapıdan çıkarken göğsüne bir ağrı saplandı. Ayaklarında kendisini taşıyacak güç kalmadığını hissetti ve bir anda yere yığıldı. Ne olduğunu anlayamadığı bu durum ilk defa başına geliyordu. “Herhalde bugün pek fazla su içmediğim için sıvı kaybetmiş olabilirim” diye düşündü içinden. Mutfağa gidip önce bir bardak su içti sonra da kahvesini aldığı gibi terasa çıktı hemen. Hem hava almak iyi gelecekti ona hem de terasta kitap okumayı severdi. Köşedeki duvara asılı lambanın altındaki tekli koltuğuna oturdu ve kitabın ilk sayfasını açtı. Kitabın içinde iki hafta önce halasını görmeye gittiğinde çekildikleri fotoğraf duruyordu. Öykü önemsediği fotoğrafları, okuma kitaplarının arasına rastgele bir şekilde koymayı çok severdi. Okumaya başlamadan önce bu fotoğraflar ona mutluluk veriyordu. Öylece bakakaldı elindeki kitaba. Hayatında ilk defa bir kitabı okumakta bu kadar güçlük çekmişti. Yorgun olduğunu düşündü. Gözleri boş boş televizyona bakmaktan yorulmuş olmalıydı. Terasta biraz daha oturduktan sonra odasına geçti. Yatağına uzandı, aklına annesinin hala dışarıda olduğu geldi. Üniversite hayalleri kurarken uykuya daldı.

*

Sabaha doğru erken bir vakitte uyanmıştı. Güneşin ışığı öyle bir vurmuştu ki odasının içine gözlerini açmaktan başka çaresi yokmuş gibi hissetti. Ama yatağın içinden de çıkmak istemiyordu hiç. Öylece bakakaldı pencereye. Sonra bir anda kapının sertçe çarpmasıyla fırladı yataktan. Bu öyle bir sertlikteydi ki kapının kapatılış sesi gibi değil duvara doğru açılışı ve duvarda kapı kolunun iz bırakması gibi bir sertlikti. Birden kalktığı için korkudan kalbi deli gibi atmaya başlamıştı eli, ayağı titriyordu. Hemen kapıya doğru koştu. Annesi kapının önünde duruyordu ve boş gözlerle bakıyordu. Öykü’nün geldiğini görmemiş gibi yüksek sesle Öykü’ye seslendi. Bu sesleniş hayra alamet değildi. Bir şeyler ters gidiyordu. Öykü korkudan hiçbir şey soramadı annesine, çünkü duyacaklarının hoşuna gitmeyeceğini biliyordu. Annesi mutfağa doğru ilerleyip iki sandalye çekti kendi otururken aynı anda da öyküye “otur kızım” dedi. Öykü annesini anlamaya çalışarak bakarken ayakta durmakta ısrar ediyordu ve en sonunda annesi kolundan çekip oturtturdu Öyküyü.

“Kızım önce biraz sakin ol sana bir şey söyleyeceğim şimdi.”

Ayça kızının bakışlarındaki çaresizliği ve korkuyu o kadar net görebiliyordu ki söyleyip söylememek arasında gidip geldi. Söylemek zorundaydı biliyordu. Ağzını açar gibi oldu fakat tek bir kelime bile çıkamadı ağzından. Gözlerinden akan yaşlara da engel olamıyordu. Annesi daha hiçbir şey söylemeden Öykü de başlamıştı ağlamaya.

“Kızım selin halan vefat etmiş. Hemen üzerini değiştir acilen yola çıkmamız lazım” dedi Ayça.

İçindeki boşluğun, ayaklarının onu taşıyamamasının sebebini şimdi anlamıştı Öykü. Rastgele eline aldığı kitabın da bir sebebi varmış. Fotoğrafı gördükten sonra o kitabı okuyamamasının da. Birlikte hayaller kurduğu, kazanacağı okul kaydına birlikte gideceği halası yoktu artık. Hayır, bu bir şakaydı gerçek olamayacak kadar kötü bir şaka. O mükemmel, hayat dolu, neşeli, gencecik halası onu bırakıp gidemezdi! Gitmezdi!

*

İkisi de koşa koşa çıktılar evden. Yanlarına ne aldıklarını bilemeden. Evleri yola çok yakın olduğundan saatte bir gelen otobüsü kaçırmadan biniverdiler. Normalde bir buçuk saat süren yolculukları bu sefer bitmek bilmeyen ıstırap dolu taşlı bir yol gibi geliyordu onlara. İkisi de gözlerindeki yaşa engel olamıyorlardı ama bunun gerçek olduğuna inanmıyorlardı. Öykü içinden “halam bize oyun oynuyor eve yetişince bizi kapıda o karşılayacak” deyip duruyordu. Ne annesi Öykünün gözlerine bakabiliyordu ne de Öykü annesinin gözünün içine. Çünkü biliyorlardı, eğer birbirlerine bakarlarsa bunun gerçek olduğuna inanacaklardı. Ve sonunda yetişmişlerdi dedesinin evine. Otobüsten indikleri gibi dua etmeye başladılar. Gerçek olmamasını o kadar çok istiyorlardı ki… Yolu kesip karşıya geçtiler. Ayaklarıydı onları götüren ama ikisinin de kalbi geri geri gidiyordu. Arnavut kaldırımlı sokağın içine girip yürümeye başladılar. Az kalmıştı eve yetişmelerine. Köşeyi döndükleri gibi halasının onları karşılayacağını biliyordu Öykü. Selin oldum olası şaka yapmayı çok severdi. Önce halasına kızacak sonra koşup kocaman sarılacaktı. Köşeyi döndüler dönmesine de dizili sandalyeleri ve toplanan insanları görünce ikisi de yere yığıldı. Gerçekti. Olamayacak kadar çok gerçekti. Öyküye o zaman dank etti. Bir daha halasını hiç göremeyecekti. Gerçek, sert bir tokat gibi vurmuştu yüzüne. Anne-kızı yerde gören yengesi hemen koşarak geldi yanlarına ve kalkmalarına yardım etti.

“Bizde sizi bekliyorduk vedalaşmak istersiniz diye düşündük Selin ile” dedi yengesi.

“Herkes bahçede halamın etrafında toplanmış” dedi ve olduğu yerde donakaldı Öykü. Adım atamadı sanki biri ayaklarından tutuyordu da halasına gitmesini engelliyor gibiydi. “Öylece yatmak hiç yakışmamıştı ona. Hani beyaz herkese yakışırdı. Bunlar halamın üzerinde eğreti durmuştu.” Ama bir şey fark etti Öykü. Halası gülümsüyordu. Giderken de gülerek gitmişti. İstemsizce bir huzur kapladı içini. Onun mutlu olduğunu bilmek, görmek iyi gelen tek şeydi Öyküye. Annesinin çağırmasıyla kendine geldi. “Gel de halana son bir kez sarıl” dedi Ayça. Annesinin son bir kez deyişi kafasının içinde yankılanmaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak sarıldı halasına. Sonra da halasının gülümsediği gibi Öykü de ‘son bir kez’ gülümsedi ona. “Güle güle güzel insan. Senin her zaman hayatımda olacağını biliyorum. Seni çok seviyorum.” Dedi içinden ve annesinin kucağına gömülerek ağlamaya devam etti.

*

Bir hafta geçmişti aradan. Artık halasının anılarıyla dolu bu evden gitme vakti gelmişti. Bu süre zarfında bütün insanlardan özellikle de komşulardan nefret etmişti Öykü. Çünkü hiç kimse sadece baş sağlığına gelmiyordu. Sabahın köründe dedikodu yapmaya geliyorlardı ve akşama kadar da gitmiyorlardı. Bu durum Öykünün sinirlerini daha çok yıpratmıştı. Son isteği halasının cenazesinde ona saygısızlık yapmak ya da yaptırmaktı. İnsanlara bağırmamak için hep zor tutmuştu kendini.

Eve dönme vakti geldiğine göre gidip amcasının evindeki eşyalarını almalıydı. Arka sokaktaki eve eşyalarını almaya yalnız gitmek istedi Öykü. Normalde çıkmaz sokaktaki eve tek başına gitmeye o kadar korkardı ki, şimdi ise içini hiç olmadığı kadar cesaret kaplamıştı ve yol boyunca içinden “Allah’ım lütfen son bir kez halamı göreyim. Lütfen karşıma çıkar onu. Hiç korkmayacağım ne olur sana yalvarırım bana onu göster” diye dua etmeye başladı. Avludaki kapıyı açtı merdivenlerden yukarıya çıktı. Balkon kapısından girip çıkıyorlardı amcasının evine. Öykü her zaman rahatlıkla açtığı kapıyı açamıyordu bu sefer. Anahtar bile girmemekte ısrar ediyordu. Kapıyla boğuşurken bir anda sol taraftan gelen bir kuş sesi duydu. Döndü, kuşa baktı ve kuşun güzelliği karşısında küçük dilini yutacaktı resmen. Kuşun gagasından itibaren kanatları ve kuyruğu siyahtı, gövdesi ise siyaha bir o kadar zıt ve mükemmel beyazlıktaydı. Daha öncesinde bu kadar güzel bir kuş gördüğünü hatırlamıyordu. Kuşa doğru tam bir adım atmıştı ki kuş uçtu. Kuş tam kaçacak gibi oldu ama kaçmak yerine balkon kapısının koluna kondu. Şaşırmıştı Öykü. Normalde kuşlar birileri yanlarına yaklaşınca uçar giderdi ama bu kuş öykünün ona yaklaşmasını beklemeden onun yanına gelmişti. Bu kuş oydu. Selin Halamdı. Duam kabul olmuştu onu son bir kez görebilmiştim. Gözleri öyle derin bakıyordu ki Öykü ağlamaya başladı. Simsiyah ama bir o kadar anlamlıydı halasının gözleri, o olduğundan öyle emindi ki. “Hiçbir kuş bu kadar yakın durmazdı ve bu kadar güzel bakmazdı gözlerimin içine” diye düşündü Öykü. Öylece durup birbirlerine baktılar bir süre. Sonra sanki bir şeyler anlatıyormuş gibi ötmeye başladı ve merdivenin korkuluğuna kondu. Böğürtlen ağacının üstüne ve öykü orada anladı halasının ne anlatmak istediğini. Üç hafta önce onunla birlikte burada böğürtlen yemişlerdi ve hiç olmadıkları kadar mutlulardı o gün. Halası mutluydu gittiği yerde, anlatmaya çalıştığı buydu biliyordu. Seni seviyorum dedi son bir kez halasına. Sonra ardına bile bakmadan uçtu kuş.