İnsan, insanın en büyük düşmanıdır!

İnsan olarak yaşamayı öğrenemedik. İnsanlığı, insanları kabul edemedik maalesef. Aslında sadece biraz yaşayıp gidecektik hepimiz. Biraz ve insanca… Beceremedik, karşımızdakini kabul edip de hepimizin aynı olduğunu söyleyemedik. Hep bir üstün olma çabası içerisinde debelenip durduk. Oysaki sevgiden daha yüce, daha güzel bir yaşama biçimi düşünemiyorum bile. Kibrimizin esiri olup zehir gibi hayatlar sürdürmeye yeminler ederek gelmişiz sanki dünyaya. Yazık ki elimizdeki güce, makama, içinde olduğumuz durumlara, geldiğimiz yerlere bakıp üstün görüyoruz kendimizi. Neyin üstünlüğü olduğunu dahi bilmeden üstün görüyoruz. Peki, bu verdiğimiz neyin savaşı böyle? Kim kazanacak, kim kaybedecek? Beyaz siyahtan üstün olunca ya da siyah beyazdan üstün olunca ne geçecek elimize? Bence, insanlığın en büyük sorunu kendi geçmişinden bir türlü ders alamaması. Çünkü aynı hataları farklı zamanlarda, farklı şehirlerde ama aynı şekilde yapmaya devam ediyoruz. Adalet sağlanamadığı sürece huzursuzluk devam edecek!

Evdeki 42. günüm

  Daha ilerisinde ne olur, nasıl olur bilemem ama şu an dört duvar arasında olmanın çeşitli duyguları içerisindeyim.  Bugün tam kırk iki gün olmuş ve her güne farklı duygularla uyanmayı öğrendim. Bazı günler ise hiç uyanmak istemedim. Sanki böyle içinde olduğum durumdan mutsuz ve şikayetçiyim ama bu durumu değiştirmek için de hiç çaba göstermiyormuşum gibi hissediyorum. Bazen de çok mutlu bir şekilde başlıyorum güne, çıkıyorum balkona ve tertemiz havadan derin bir nefes çekiyorum içime. Olmam gereken yerdeyim diyorum. Kuşların cıvıltısı doluyor kulaklarıma, yaşadığımı hissediyorum tekrar. Unutuyorum sevdiğim onca insanı göremediğimi, deniz kenarına gidemediğimi, hayallerimi gerçekleştirmeye çalışırken her şeyin yarım kaldığını, unutuyorum. Sonra bir anda aklıma geliyor tekrar; ailemle uzun süre aynı evin içinde kaldığımızdan birbirimize sardığımızı ve birbirimizi kırdığımızı. Elbette bunların geçici olduğu biliyorum, bugüne kadar geçip giden her şey gibi. Sadece bu süreci kabullenmekte zorlanıyorum.

  Mutfakta kendime bir köşe hazırlıyorum, kitap okuyup film izleyebileceğim sadece bana ait bir köşe. Sonra bir bakıyorum evdeki herkes daha önce hiç olmadığı kadar mutfakta vakit geçirmeye başlıyor, sırf ben orada tek başıma olmak istediğim için diye düşünüyorum. Ya da bana öyle geliyor. Belki de sadece her gün gittikleri kadar gidiyorlar mutfağa. Belki de sadece mutfakta ilk defa uzun süre vakit geçiren kişi ben olduğum için öyle düşünüyorum. Sonrasında da balkonda bir köşe hazırlıyorum kendime, çok daha rahat olabilmek için. Ama yine aynı şekilde herkesin en çok vakit geçirdiği yerin bu sefer balkon olduğunu öğreniyorum.

  Aynı evin içinde ailesinden şiddet gören çocuklar, eşlerinden şiddet gören kadınlar ya da evde olmalarına alışamadıkları için eşlerinden sürekli ne yapmamalarını işiten erkekler olduğunu da düşünüyorum. Ben kendime kitap okumak için yer ararken, onların da huzur bulabilecekleri bir yer aradıklarını düşünüp kızıyorum kendime. Normalde de insan yüzüne hasret kalmış yaşlı insanların bu sıralar bir başlarına kaldıklarını düşündükçe bir huzursuzluk çöküyor içime. Sonra bir de coronadan hayatını kaybetmiş insanlar geliyor aklıma. Her gün sayıları takip ediyorum duygusuzca. O sayıların gerçekten de ölen insanlar olduğunu unutarak. Kendi tanıdığı bir insan olmadığı sürece, sanmıyorum ki insanlar her bir ölümü duyduklarında üzülsünler. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü geçenlerde şahit olduğum bir olay oldu:

  Mahallede bir anda ambulansın siren sesi duyuldu. Bizim mahalleli siren sesini duyunca hemen balkona, pencereye ya da dışarıya koşar. “Ambulans bizim tanıdığımız birilerinin evine mi geldi?” diye sorarlar önce bir kendilerine. Baktık ki ambulans bizim mahallede durmadı devam etti yoluna, önce herkes şöyle bir baktı birbirine, sonra selam verip geçtiler evlerine. O an sordum kendi kendime “bizi dışarıya çıkmaya iten siren sesi miydi yoksa içimizdeki dayanılmaz merak duygusu mu?” diye. Yani bakıldığında o ambulans her halükarda bir yerlere gidiyor ve bir can söz konusu. Ama gel gör ki “ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKAR.” diyenler gerçekten çok haklıymış.

Evdeki 11. günüm

  Bugün dedemle telefonda konuştum. Ona dikkatli olmasını dışarıya çıkmamasını söyledim ve bunun onun için kolay olmayacağını hatırladım. Çünkü dedem her sabah saat altıda uyanır ve bir saatlik bir yürüyüşe çıkar. Öyle kolay kolay yorulduğunu da hatırlamıyorum. Ve sonra yaşlı insanlara yeni bir gözle bakmaya başladım. Hani biz onlara diyoruz ya “sizin sağlığınız için evinizde oturun” diye. Onlar bizim gibi internetle haşır neşir değiller ki. Onlar bizim gibi telefonu ellerinden düşürmeyen insanlar değiller ki. Onlar tarlada, bahçede, doğada büyümüş insanlar. Hala bu hayattayken ağaçları görmek, hayvanları sevmek, dışarıda olmak istiyorlar. Alıştıkları hayatı istiyorlar sadece. Doğaya alışan bir insanın eve kapatılması, aslında o insanın hastalık ve ölüm fermanının imzalanması demek olduğunu düşünüyorum artık. Ama bu aralar buna mecbur olduklarını da biliyorum tabi.

  Niyeti sadece dalga geçmek olan gençlerden de çok sıkıldım. İnsanları oyuncak ettiler, ellerinde telefonla dolaşıp nerede bir yaşlı insan görseler video çekmeye başlıyorlar. Bu sadece haddini bilmemektir bence. Hayır, asıl senin ne işin var dışarıda. Sen de otur evinde! Bizim insan olarak en büyük problemimiz empati kuramamak. Kendimizi başka bir insanın yerine koyarak, “ben olsaydım nasıl düşünürdüm, ne derdim, ne yapardım?” diyemiyoruz bir türlü. At gözlüklerini takmış ilerliyoruz sadece.

Evdeki 8. günüm

Ben evde kaldığım süre boyunca çok önemli bir şeyi fark ettim. Kendimi… Uzun zamandır kendimde değilmişim meğer. Hep dışarıya, sorunlara takılıp kalmışım. Franz Kafka’nın da dediği gibi “Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır.” ve bugün evde sekizinci günüm. Ben artık sorunlara değil çözümlere odaklanıyorum.

Kendimi dinlemeye başladım son zamanlarda. Bugüne kadar yaşadığım olayları düşünmekten hep kaçınmışım meğer. Eskiden yaşadığım her olayda kendimde bir suçluluk payı buluyordum, artık sadece öyle olması gerekiyormuş diyorum. Ya da insanlar böyleymiş diyebiliyorum. En önemlisi bunca yaşanan olaylardan kendime çıkardığım ders; hayatı anlık, plansız yaşamak.

Biliyorum bana kızacaksınız ama ben bazen bu virüsün iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Hem ruhsal açıdan hem de çevre açısından iyi gelen yönleri olduğuna inanıyorum. Çok uzun zamandır temizlenmeyen otobüsler, metrolar, dolmuşlar, kapı önleri, evler, binalar, yollar vs. temizlenmeye başladı ölüm korkusuyla birlikte.

Ya da insan görmek istemediği halde her gün görmek zorunda olduğu kendisine ruhsal olarak zarar veren insanlardan uzaklaşma fırsatı bulabildi. Belki de tam tersi; evde mutlu olamayan insanlar eve hapsolmak zorunda kaldı bilemiyorum. Ama her halükarda herkes hayata, şu an sahip olduğu bakış açısı dışında başka bir bakış açısıyla da bakmayı öğrendi. En azından ben öğrendim.

Belki de bu ölüm korkusuyla insanlar, katlettikleri hayvan sayısını azaltır, hayvanları yemeği bırakır ve hayvanları sadece sevmeyi öğrenirler diye bir umut taşıyorum içimde.

Evdeki 5. günüm

Gerçek olmasını istemediğim bir durum var ortada. Bir salgın var, adı corona; yok eden, hapseden en önemlisi de öldüren. Bugün evde oluşumun beşinci günü, bugüne kadar hiç korkmamıştım birinin ölümüne sebep olmaktan. Çünkü böyle bir durumda vicdan azabıyla nasıl yaşarım bilemem. Bu virüsün tam olarak ne olduğunun bilinmemesi de beni korkutuyor. İnsanlara zarar gelecek düşüncesi olmasa aklımda, pek de bir korkum olmayacak aslında. Zaten evde kalmanın bana pek bir zorluğu yok. Alıştım ben odamda kitaplarımla birlikte olmaya, okumaya, yazmaya, araştırmaya… Ama deniz kokusunu içime çekememek var ya işte en çok o zor geliyor bana. Ben gencim bana bir şey olmaz deyip çıkmıyorum dışarıya ama yaşına başına, sağlığına bakmadan dışarıda dolaşanlar var hala çok da sinir oluyorum onlara. Bu kadar ciddiyetsizlik olmaz. Umarım herkes tehlikenin farkına varır en kısa zamanda ve umarım çok az kayıpla atlatırız bu günleri.

Sabredin, kurtulacağız elbet

Bu salgın illetinden

Bunun da üstesinden geleceğiz

Eskisi gibi sokaklara çıkıp

Bağıra çağıra koşacağız sevinçten

Tutacağız çocuklarımızın ellerinden

Parklara, bahçelere oynamaya gideceğiz

Yine seveceğiz kedileri

Köpekler atlayacak üzerimize

Kuşlar etrafımızda ötüşecek

Sevdiklerimize kavuşup,

Hasret gidereceğiz yine

Bir sabah uyanıp erkenden

İneceğiz sahile,

Güneşin doğuşunu seyredeceğiz.

Bir Delinin Günlüğü

Deli diyorlar bana. Sen çok değiştin diyorlar. Artık insanlarda aradığım huzuru kitaplarda bulduğum için asosyal diyorlar. Varsın desinler, ben mutluyum kitaplarımla baş başa kalmaktan. Onlar beni yormuyorlar aksine günümü güzelleştirip bana yol gösteriyorlar. Tam iki yıl oldu bu huzura erişeli. Çok pişmanım, keşke daha evvel fark etseydim kitapların güzelliğini. Yakınımdaki insanların davranışları, konuşmaları, bana olan yaklaşımları o kadar samimiyetsiz geliyor ki. Kaldıramıyorum hiç birini. Ya bugüne kadar ben herkesi yanlış tanımışım ya da herkes çok değişti ya da ben başkalaştım. Evet, evet ben başkalaştım. Onlar da öyle diyorlar bana zaten. Çünkü artık o her istediklerini yapan, her söylediklerine tamam diyen, onların aksine koşulsuz seven biri değilim artık. Onlar gibi çıkarlarım uğruna yaklaşıyorum etrafımdaki insanlara. Eğer bana gerçek anlamda bir şeyler katacaklarsa seviyorum onları. Farkındalar bu halimin o yüzden değiştin diyorlar bana. Okulumu bahane ediyorlar, sen üniversiteye gittin gideli böyle oldun diyorlar. Aslında okul değil beni değiştiren, okulun çevresindeki kişiler ve başıma gelen olaylar. Belki de her yaşın getirdiği yeni bir olgunluk seviyesidir beni değiştiren. Tam olarak kırılma noktamı söyleyemem ama o kabuk çatladı bir kere, tutkal döksen dönmez eski haline. Kimse benim yeni halimi kabullenemiyor, hoş bende kimsenin eski halini kabullenemiyorum. Herkesin değişmesi lazım gözümde, içimdeki yerlerini sorgulamalıyım kendimce.

Batıl İnanç

   Mantıksal bir temele dayanmayan inançlar bütününe “Batıl İnanç” denir. Batıl inançların kaynağı kesin olarak bilinmez ve ilk kez, kim tarafından batıl bir davranış sergilendiği bilinmez. Benim bu konuya yorumum şudur; Bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış.

   Hemen hemen herkesin hayatında olan, herkesin muhakkak bir tane inandığı batıl inancı vardır diye düşünüyorum. Benim etrafımdan en çok duyduğum birkaç tane batıl inancın üzerinde durmak istiyorum. Hiçbir şekilde mantıklı bir açıklaması yapılamayan ve buna rağmen çocukluğumdan beri en çok şahit olduklarım:

  • Ayna ve cam kırmanın uğursuzluk getirmesi veya var olan nazarı yok etmesi. ( Bir cam kırılınca nasıl bir uğursuzluk getirebilir ki? En fazla bir kişinin bir tarafına cam parçası batabilir ki bu da gayet normal bir durumdur, çünkü cam kesicidir.)
  • Geceleri sakız çiğnenmez. (Neden diye sorduğum zaman cevap şu oldu; gündüzleri çiğnediğin sakız sakızdır fakat geceleri çiğnersen ölü derisi çiğnersin. Yani bugüne kadar paketinden çıkardığım sakızın ölü derisine benzediğini hiç görmedim. Hem ölü derisi neye benzer?)
  • Geceleri tırnak kesilmez ve kesilen tırnak yanan ateşe atılmaz. (Gece tırnak kesersem bir daha tırnağım uzamayacak mı? Ateşe atarsam cehennemde mi yanarım? Gibi saçma sorularla baş başa kaldım bir zamanlar.)
  • İnsanların kafasına pisleyen kuşun uğur getirmesi. (Bana göre sadece pislik ve kötü koku gibi nahoş durumlar getiriyor sadece.)
  • Evin içerisinde ıslık çalınırsa şeytan gelir. (Yahu bu şeytanın işi gücü yok mu ki, her ıslık çalanın evine gitsin.)
  • Bir hurmanın içerisinden yedi tane çekirdek çıkarsa ve sen o çekirdekleri kumbarana atarsan bir sürü paran olur. (Çocukken sıklıkla yaptığım bir şeydi ama ben kumbarama para atmadığım sürece hiç param olmuyordu.)
  • Birinin elinden bıçak alınmaz aksi takdirde kavga çıkar. (Birileri bıçak verirken tükürür ya hani ve sen o bıçağı sebze doğramak için istemişsindir, bundan daha tiksindirici bir şey bilmiyorum.)
  • Terliğin ters dönmesi uğursuzluk getirir. (Ah o tüm çocukluğum terlik düzeltmekle geçti.)
  • Giden bir kişinin arkasından su dökülür. (Neden? – Sağlıklı gitsin, sağlıklı gelsin. Hemen geri dönsün. Bu su bu kadar etkili olsaydı, bilime ve doktora gerek duyulmazdı.)
  • Kara kedi uğursuzdur.

   Son olarak da bu güzel canlıların yıllardır biz insanlardan neler çektiğinden bahsetmek istiyorum. Çocukken akşamları yolda yürürken, kara kedi gördüğümde yapmam gerekenler şunlardı; Hemen gözlerimi kapatmalıyım ve kesinlikle kara kediye hiç bakmamalıyım. Hemen saçımı tutup çekmeliyim. Hemen koşarak oradan geçmeliyim vs. Ve ben bir gün o kara kedinin karşına geçip durdum. Gözlerinin içine baktım ki yemyeşil gözleriyle bana masum masum bakıyordu. O gün dedim ki kendi kendime “Bundan sonra bütün kara kediler bana uğur getirecek ve sizi gördüğüm gün benim için çok güzel bir olay gerçekleşecek.” ve öyle de oldu.

   Diyeceğim şu ki önemli olan tek bir şey var o da inandıklarımız, inançlarımıza olan içten bağlılığımız. Neye inandığımıza dikkat edelim ve neden inandığımızı sorgulayalım! Belki de o kara kediler renkleri yüzünden ne zulümlere uğradılar.